Doğu İstikametinde Yola Çıkışımız 3, Gürcistan; Tiflis-Kazbek

Hikayenin öncesi için Doğu istikametinde yola çıkışımız 2, Gürcistan; Batum – Gori

Gürcistan’da taksi-dolmuş olayı diye bir şey var. Taksi fiyatları çok çok ucuz zaten benzin mazot  vergiler vs. de sudan ucuz bunun etkisiyle bu da hizmet olarak insanlara yansıyor. Ancak özel olarak taksiye bindiğinizde her ne kadar ucuz da olsa şehirlerarası yolculuklar çok tuzlu olabiliyor -normal olarak-. Birçok şehirde bunu gördük, van şeklinde taksiler arabayı doldurup yola çıkıyorlar mesela Gori-Tiflis arası. 6 yolcu alabiliyorlar, aile arabası şeklinde minivan olan bu arabaları doldurup doldurup gidip geliyorlar. Kötü yanı araba dolana kadar beklemek zorundasınız ama çabucak doluyor zaten genelde. Böyle bir taksi ile gitmiştik Tiflis’e. Fatih otostop taraftarıydı kartonlarımız vardı yanımızda ısrarla bunu kullanmamızı ve otostop yolu ile gitmemizi savunuyordu. Taksi ücreti 5GEL’di. Yani 7 TL falan. 85 km’lik yolu 7 TL’ye almanın çok da külfetli bir şey olmadığını ve otostopa uğraşmaya değmeyeceğini savundum 2’ye 1 taksiye binme kararı alarak bu şekilde yola çıktık. Bir saat ya sürmüştür ya sürmemiştir Tiflis’e yaklaştık trafik artmaya ve seyrek yerleşim yerleri yoğunlaşmaya başladı. Sovyet tipi apartmanlar göze çarpıyordu Batum’da bunlardan görememiştik Gori tipik eski bir Sovyet şehrini andırıyordu bolca görmüştük Tiflis’te de karşılaşmıştık işte. Şehrin içinde olduğumuzu anladıktan sonra çok geçmeden taksici bolca taksinin bulunduğu bir yere yanaştı park etti ve geldiğimizi söyledi. Rezervasyon aldığımız hostel şehrin merkezinde idi ve burası merkeze oldukça uzak görünüyordu. Şoföre central central diye sordum metroya binmemiz gerektiğini anlattı hal diliyle iyi dedik tarif ettiği yere yöneldik aşırı kalabalık oldukça fakir görünümlü bir pazarın içinden geçtik metro tabelası falan göremedik başta birilerine sorunca tarif ettiler girişi baya sote bi yerde imişti girdik içeri bir metro kartı aldık 10 Lari yükledik kartın içine -ulan hepsini harcayamadık onun hala koyar be- kartı bastığımızda ücretin yarım lari gibi bir şey olduğunu gördük çok çok ucuzdu. Hangi istasyonda bindiğimizi hatırlamıyorum ama Rustaveli istasyonunda inmiştik. (Çok fazla durak yok zaten en fazla 5 durak gelmişizdir. )  Rustaveli’de inip yukarı çıktığımızda oldukça şaşırmıştım. Rustaveli ismini Gürcistan’da neredeyse bütün şehirlerde duyabilir görebilirsiniz kendisi Gürcü Edebiyatı’nın yaratıcılarındandır günümüze ulaşan destanı vardır ve 12. yylarda yaşamıştır. Merkezi yerler caddeler sokaklar duraklar Rustaveli olarak isimlendiriliyor. Rustaveli Caddesi oldukça butik bir görünüme sahip Türkiye’de pek alışık olmadığımız Avrupai bir cadde havası var. Barok mimari tarzıyla inşa edilmiş düzenli ve göze hoş gelen bir havası var bu caddenin. Zaten dışarı gezmeye çıkalım dediğimizde akşamları bu caddede gidip geliyorduk :).

Rustaveli Avenue

rustaveli-3.jpg

Batum’da iğreti gelen taze taze çıtır çıtır duran yapay binalar gibi değillerdi doğal ve hoş bir havası var bu caddenin ancak oldukça kısa belki 3 km gittikten sonra bir uçta Freedom Square‘e geliyorsunuz diğer uçta da cadde gidiyor ancak binalar sıradanlaşıyor ve büyü bozuluyor. Demek bu zenginliği 3 km kadar kaldırabilmiş bünye. Caddeye çıktık sağa sola bakınıyor elimizdeki haritadan yolumuzu çıkarmaya çalışıyorduk hostelimiz Freedom Square yanında idi hemen, bunu haritadan görebiliyorduk metro ile orada da inebilirmişiz ama neden yapmadığımızı bilmiyorum şimdi. Meydan yönüne yürüyeceğimize ters istikamette yürümeye başladık bu sırada diğer şehirlerde hiç de böylesini görmediğim güzellikte kızlar gelip geçiyordu yanımızdan Fatih bir şeyler anlatıyordu ama duymuyordum bile, olum bir şey anlatıyorum dedi dürttü beni he ne oldu diye döndüğümde gülümsüyordum neye gülüyorsun dedi bir şey demedim önüne baktı benim gördüğümü görünce heeee dedi o da gülmeye başladı niye uçtuğun anlaşıldı şimdi dedi. Tiflis beni şaşırtmıştı. Bir şeylerin yanlış gittiğini anladım ve bir büfeye meydanın ne tarafta olduğunu sordum yürüdüğümüz istikametin tersini işaret etti teşekkür ettim o tarafa doğru yürümeye başladık. Nihayet ortasında altın kaplama heykel olan büyükçe bir meydan ve gördük daha önce baktığım görüntülerde tanımıştım yeri. Yaklaşmıştık gitmemiz gereken sokağı insanlara sora sora bulduk ve nihayet hostelimize vardık. Hava kararmıştı artık.

800px-St._Georg_monument_Tbilisi.jpg
Bronzdan yapılan ve altın kaplamaya sahip Özgürlük Heykeli, Freedom Square

Hostele girdik bizi kafasında kalpak olan İngiliz aksanıyla konuşan bir eleman karşıladı. İrlandalı imiş ve kafasındaki kalpağı da İrlanda’dan getirmiş oraya. Başta problem yaşadık yerleşirken 11 GEL’e rezervasyon aldığımız odaların aslında dolu olduğunu bize verebileceği başka boş bir oda olduğunu ancak buranın 20 GEL olduğunu çünkü burada kalorifer çalıştığını söyledi ve bize nasıl bir anlaşma yapalım isterseniz kaloriferi kapatırım ve sizden rezerve ettiğiniz parayı alırım ancak o odada bu parayı ödeyip kalan birisinin olduğunu unutmayın dedi. Fatih direk kaloriferi kapatın bizi ilgilendirmiyor hangi parayla rezervasyon yaptıysak onu ödemek istiyoruz dedi. Bu mümkün bunu yapabiliriz dedi adam ama ben anlaşmaya açıktım şöyle bir şey önerdim kişi başı 15 LARİ verecektik ve kalorifer de açık kalacaktı. Ocak ayındayız gece donmayalım dedim Fatih’e ona mantıklı geldi eleman da ‘then we have a deal‘ diyerek elimi sıktı. Aslında buraya kadar problem yok sayılır kolayca çözmüştük meseleyi çünkü, ama biz ekstra para ödediğimiz halde ilk gece o kalorifer açılmadı! Akşam hafif bir açılır gibi oldu uyumuştuk gece uyandım ve oda resmen buz gibiydi Türk bir çocukla gelen Fransız bir kız vardı boyuna öksürüyordu aha şifayı kapmış dedim. Kalorifere elimi attım ve kapalı olduğunu gördüm. Orospu çocuğu kapatmış dedim baya sinirlenmiştim odadan çıkıp holün olduğu yere gittim eleman ayakta idi gece nöbetçisi olarak kalmıştı. Sinirli bir şekilde ‘we had a deal’ dedim, ‘now we’re freezing’. Kaloriferin kapalı olduğunu söyledim aa öyle mi falan dedi tavırları çok pişkin geliyordu bana odaya geldi baktı, biri kapatmış bunu yeeeaa dedi ama kendisinin kapattığını hissediyordum. Açtım dedi hafif ısınır gibi oldu ama yine sabah uyandığımda buz gibiydi oda hiç de bile çalışmamıştı kalorifer. Gidip biz sana 15 değil 11 ödeyeceğiz çünkü anlaşmamız yerine gelmedi dedim. Kalorifer falan görmemiştik hem üşüyüp hem de fazladan para verecek olmamız koyuyordu. Daha sonra hostelin asıl sahibi geldi ısınma sorunumuzu çözdü bunun sebebinin hala o yavşağın bunu bilerek kapalı tutmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Fatih benden daha çok sinirlenmişti olaya hiçbir şekilde o fazla parayı ödemeyeceğini söylüyordu ama o sırada kalorifer cayır cayır çalışıyordu bunu bir siyaset olarak görmemiz gerektiğini söyledim çünkü donmak yerine bir miktar farkla yine sıcak bir odada kalabileceğimizi belirttim diğer odadakiler sürekli üşüdüklerinden yakınıyorlardı mesela.. Böyle bir siyaset izledik ilk gün problemli geçmişti ancak ikinci ve üçüncü gün bir problem yaşamadık 45’er LARİ’mizi verdik kişi başı. Karda olduğumuzu biliyordum çünkü bizi hostele yerleştirmek zorundalardı aksi halde 3 kişi birden 0.0 puanı çakarak olayı bookinge yansıtabilir ve hostelin başını ağrıtabilirdik. Bizimle anlaşma yoluna gitmişlerdi. Bu arada hostelin ismi Art Hostel Tbilisi.

img_2228
Bir hediyelikçide baktığım ancak pahalı olması sebebiyle alamadığım bir Çeçen Kalpağı, 90 GEL 102 TL

Hostel’de problemimizi çözdükten sonra çok güzel geçti 3 günümüz Tiflis’te. En güzel yönlerinden birisi de hostel’de geçirdiğimiz akşamlardı. Salon gibi bir yerde minderlerin üzerine oturarak çay içip tütün tüttürüyorduk. Endonezya’dan gelen İrfan vardı elinde karanfil tütünlü ve çeşit çeşit sigaralar vardı herkese ikram etti dumanaltında çaylarımızı yudumlayarak muhabbet ediyorduk. Bizim haricimizde yine İstanbul’dan gelen Türk bir arkadaş vardı, yanında Fransız kız arkadaşı vardı. Zaten where are you from’dan sonra otomatik Türkçe’ye bağlamıştık 4 Türk kalabalık grup içinde Türkçe konuşuyorduk sürekli. Diğerleri şu şekilde idi, 1 Endonezyalı, 1 Ukraynalı, 1 Tunuslu, 1 Çinli, 1 Gürcü, 1 Fransız, 4 Türk. Tunuslu ile Fransız kız Fransızca konuşuyordu. 3 Arkadaş bir program çerçevesinde staj için Tiflis’te idiler ve 1 aydır oradalardı Endonez Ukraynalı ve Tunuslu. Gezilerimizden dillerimizden ülkelerimizden siyasetten ekonomiden her şeyden konuşuyorduk o ortamı asla unutamam çok samimi idi. Hostel sahibi salona elinde vodka ile salona girdiğinde why y’all guys only drink tea? diye sordu ortamda absürt bir sessizlik oldu, grubun yarısı müslümandı ve içmiyorduk. + Tea is good.. – Yea? + Yea. İrfan bizimle tanıştığına çok sevinmişti. Bu onun ilk yurtdışı deneyimiydi ve ülkesinden çok farklı bir dünya ile karşılaşmıştı o şoku onda hissedebiliyordum, boğulmuşluk hissini. Genelde sessizdi bizimle oturmak istiyor ama çok konuşmuyor kenarda kenarda duruyordu. Paketini en son bize vermişti sigarayı bırakmaya çalışıyordu. Ayrılırken Osmanlı Tuğralı Clipper bir çakmak hediye etmiştim ona, küçük bir şey ama hatıra olarak kalsın demiştim. Ayrılacağımız zaman, (sabahın 6’sı) bizi uğurlamak için yatağından kalkmıştı ve holde bekliyordu, geceden kaçta çıkacağımızı sormuştu, söylemiştik ama vedalaşıp yatmıştık sabah ayakta görünce şaşırmıştım bize sıkı sıkı sarılıp iyi yolculuklar demişti. İrfan daha sonra İstanbul’a geldi.. İrfan Sultanahmet’te soyuldu, ama bu başka bir hikayenin konusu.

img_2231
Ulan ömrünüzde kedi mi görmediniz arkadaş tavırlarında pofuduk tüylü bir sokak kedisi

Hostel’in bulunduğu konum gerçekten güzeldi, meydana yürüme 5 dk’dan az sürüyordu Eski Tiflis mahallesinde idi, çevresinde estetiğe sahip eski binalar vardı. Eski bir kilise bir sinagog ve Azeri-Caferi camisi vardı. Cuma’yı bu camide kılmıştık. Baba Aliyev yaptırmış camiyi yanlış hatırlamıyorsam. Perşembe gününden ziyaret etmiştik önce, camide iki ayrı mihrap var bunu görünce şaşırmış pek anlam verememiştik, girişte Türk camilerinde görmeye alışık olmadığımız mühür taşları var, Caferiler alınlarını buna koyarak secde ediyor. Cami duvarlarında sürekli Ya Ali Ya Hüseyin gibi ibareler göze çarpıyordu, camiden çıkarken bir yaşlı ve bir genç adam gördük selam verdik Türkiye’den geldiğimizi söyledik, ikisi de Azeri idi ama genç olan Türkiye ağızı ile konuşabiliyordu. Çay ısmarladılar bize oturup muhabbet ettik, yaşlı olan caminin hocası idi şunu söylemişti bize, dünyada bir mekke iki bu cami, Sunnisiyle Caferisiyle Şiisiyle bir problem olmaksızın yan yana omuz omuza namaz kılarlar diyordu. Mezhepçiliğin anlamsızlığından ve tehlikesinden konuştuk, Allahımız birdür diyordu, aynı Allaha inanıyor ve secde ediyoruz bu savaş bu kavga bu curcuna ne diye?? Diye soruyordu..

Camiyi gezip gördükten sonra geleneği bozmadan çok vakit kaybetmeden kaleye çıktık. Şehirde yapılacaklar arasında teleferiğe binmeyi de listemize eklemiştik ancak buna hiç gerek duymadık teleferiğin çıktığı yer kalenin yanında kalıyor hemen hemen aynı yükseltide ancak özel olan bu bölüme kale tarafından gelenler geçemiyor. Old Tbilisi Town‘dan yukarı çıkarak kaleye varabiliyorsunuz yürüme çok uzak bir mesafede değil manzarası mükemmel ancak şehir kaleye göre doğuda kaldığı için günbatımında romantik bir görüntü yakalayamıyorsunuz 🙂 güneş arkanızdan batıyor çünkü. Gündoğumunu manzarasının güzel olacağını tahmin ediyorum ancak bunu gidip yerinde ve zamanında test etmek için oldukça tembeldik. Kaleden baktığınızda bütün şehir ayağınızın altında, bütün kiliseleri vs. görebiliyorsunuz buradan. En çok göze çarpan Opera binası ( music theatre diyolla ingilizce’de ) ve  2004’te tamamlanan haşmetli büyük Sameba Katedrali karşılıyor sizi. Dünyadaki en büyük 3. Ortodoks kilisesi, 1. ve 2. Rusya’da. Sırbistan’daki St. Sava Katedrali‘ne fark atmış durumda. Ancak gidip görünce bu katedralin standart Gürcü Kilise mimarisinin kocaman bir hale bürünmesinden başka bir esprisi olmadığını anlıyorsunuz. Gürcistan’da her yerde adeta her sokakta her caddede kilise görüyorsunuz ve bunların birçoğu yeni, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Ortodoks Gürcü kimliğini güçlendirmek amacıyla böyle bir yola başvurulmuş ve Gürcistan bugün dünyadaki en muhafazakar Hristiyan ülkelerinden birisi, belki en muhafazakarı bilmiyorum Ermenilerle yarışırlar işte. Şehrin ortasından Kura Nehri geçiyor ve bu da şehre oldukça güzel bir görüntü sağlıyor. -Bu tabir ne kadar doğru şimdi bilemedim hep böyle ifade ederiz ama, o nehir şehrin ortasından geçmiyor ya da herhangi bir nehir bir şehrin ortasından geçmez, nehrin etrafına o şehri kuran biziz sonuçta.- Kalede havanın kararmasını beklemiştik şehir ışıklandırılınca çok güzel görünüyor, Mother Georgia heykelinin bulunduğu yere geldik buradan da birkaç fotoğraf çektik sonra Sameba Katedrali’ne geçtik.

Akşam olduğu için katedralin içine giremedik etrafında dolaşmıştık şöyle bir. Hayatımda böyle büyük bir kiliseyi ilk defa görüyordum devasa bir boyuta sahip örnek vermek gerekirse, Süleymaniye Camii kubbesi 53 m Ayasofya kubbesi 55 m Sameba Katedrali 98 m yüksekliğinde. Kilisede çok fazla bir detay yok mimari açıdan da standarttan farklı değil, dediğim gibi tek esprisi devasa olması. Bahçesinde 10 farklı haçın bulunduğu 10 sütun vardı. İngilizce konuşan birisini bulamadık İngilizce konuşabiliyor musunuz diye sorduğumuz neredeyse herkes sen Rusça konuşabiliyor musun? diye karşılık veriyordu. Ama tarzanca, güvenlik görevlisinden bu haçların farklı kiliseleri/mezhepleri temsil ettiğini öğrendim. Belki yanlış anladım bilmiyorum böyle bir şeyi duymayı umduğum için belki böyle düşündüm :D.

Uzun ışıklandırmalı bir kule vardı onun yanına çıkmak istedik hatta kuleye çıkmayı da düşünüyorduk, vardığımızda yürüme mesafesinin biraz uzun olmasından teleferiğin görece pahalı olmasından ve gişe görevlisinin kaba davranışlarından dolayı bunu yapmaktan vazgeçtik. Bu arada tüm bu yerlere giderken -bütün bu yerler şehrin farklı noktalarında kalıyor- geze geze gidiyorduk. Arada gördüğümüz sinagog da oluyordu eski Osmanlı hamamlarını da görüyorduk ufak tarihi kiliseler de görüyorduk ana caddelerde seyyar kahveciler var bunlardan kahve içiyorduk, 2-3 lira gibi fiyatlara her türlü kahveyi içebiliyorsunuz cappucinosundan espressosuna machiatosuna lattesine hot chocolate ne ararsanız. Defalarca kez uğramıştık bu kahvecilere her seferinde farklı farklı şeyler içiyorduk, hayatımda ilk defa amerikano burada içtim mesela ondan sonra da bi daha içmedim zaten diğer kahvelerden farkı neydi onu bile hatırlamıyorum şimdi. Sen buraya bi Turkish tea getir, paranın a*ına koyarsın diye tavsiyede de bulunmuştuk kahveci arkadaşlara :). Fatih için bir Ziraat ATM arayışına girmiştik nakit sıkıntısına girmişti ve parası Ziraat kartında idi, David Agmashenebeli Caddesi‘nde vardı bir Ziraat şubesi, bu cadde aynı zamanda Türk Caddesi olarak da biliniyor Tiflis’te görülecek en güzel yerlerden birisi klasik mimariye sahip binalardan oluşuyor ve yolu arnavut kaldırımı şeklinde yapılmış birçok Türk restoranı kafesi dükkanı bulabilirsiniz. Türk Büyükelçiliği de bu caddeye yakışırmış ama çok ayrı bir yere kurulmuş. Ziraat ATM’ye kartını taktığında Fatih para çekemedi invalid card mı ne öyle bir hata alıyordu akşamdı banka kapalıydı ve para çekemedi o akşam. Ertesi gün bankaya gittiğinde 200 LARİ alabilmek için 35 LARİ falan işlem ücreti ödemişti Ziraat’e. Daha sonra Gürcü bankalarının ATM’lerinden %1 civarı işlem ücreti ile para çekince evlat acısı gibi koymuştu o 35 LARİ, hemşeri hemşeriyi gurbette düdüklermiş demiştik.

David Agmashenebeli Avenue

Hostelin yakınlarında ‘Ablanın Yeri’ diye Türk bir dönerci vardı. -Türk bir abla işletiyordu-Genelde burada yiyorduk yemeği ucuzdu ve dolu dolu bir dürüm veriyordu otururken Türk televizyon kanallarını da izleyebiliyorduk. 3. gün bir sinagogu ziyaret ettik hahama gezip fotoğraf çekebilir miyiz diye sorduk müsaade etti fotoğrafları çektik çıkarken Fatih hahama şu soruyu sordu “are Musevis and Jewish people different?” daha önce bu soruyu bana da sormuştu Yahudiler ve Museviler aynı kişiler mi aralarında fark var mı diye; bildiğim kadarıyla yoktu, Irksal ve Dini bağlamda fark edebileceğini düşündüğü için sormuş olmalı bunu ancak problem: bu soruyu İngilizce olarak sordugunda ‘Musevi’ kelimesi İngilizce’de yer alıyor muydu bence almıyordu Google Translate bile karşılığını Hebrew/Jewish olarak veriyor zaten. Soruyu duyunca hahamın beyni yanmıştı zaten soğuk davranıyordu hiçbir tepki veremedi ben güya soruya açıklık kazandırmak açısından şu hale getirdim soruyu “Sionists and Jewish people are different, right? one is political” hahamdan gelen tepki şu şekilde olmuştu;

– I don’t like talk

– You took your pictures

– Now leave!

Bizi resmen kovdu sinagogdan herhangi bir art niyetimiz yoktu kiliselerde papazlarla rahatça konuşup bilgi alabilirken böyle bir tepki bizi dumura uğratmıştı, başta nereden geldiğimizi sormuştu Türkiye olduğunu öğrenmişti bunun üzerine onu sıkıştırmaya çalıştığımızı falan mı düşündü yoksa genel hal ve tavırları bu şekilde mi oluyor misafirlere bunu çözememiştik.

Azeri Cuma Camii‘nde cumayı kılmadan önce bir yere gitmiştik, burası bir bit pazarı. Gori’de Tamari’ye ucuza Rus kalpağı nerede bulurum diye sorduğumda burayı tarif etmişti, hostel sahibine sorduğumuzda o da bunu teyit etmiş ve nasıl gideceğimizi anlatmıştı. Burası Gürcistan’da şahit olduğum en mükemmel şeylerden birisiydi. Ne ararsanız vardı, Sovyetler döneminden kalma askeri malzemeler mi dersiniz tabak çanak takımları mı dersiniz eski madalyonlar eski paralar dürbünler kılıçlar bıçaklar içki mataraları, sanatsal eserler ne ararsanız. Her şeyi alıp yanımda götüresim vardı ama buradan aldığım şeyler şöyle;

1 Adet eski Sovyet askeri kalpağı, 1 Adet eski Sovyet askeri pasaportu -gerçek pasaport-, 5 Adet Sovyet Rusya bozuk parası, 6 Adet çeşitli bröş? (en beğendiğim SSCB+ABD bayrağının bulunduğu Malta Konferansı hatırasına 1989’dan kalma zımbırtı) , 2 adet askeri madalyon. Stalingrad savaşından kalma madalyonlar falan vardı oldukça pahalıydı bunlar almaya gücüm yetmezdi. Burayı işleten adam çok ilgili olduğumu görünce gizli saklı bir yerden dosya gibi bir şey getirdi, ilgilenir misin dedi (bu arada yaşlı adam Türkçe biliyordu şansıma, eski bir askermiş ve Türkiye’ye gidip gelmiş Sovyetler döneminde) getirdiği dosyada Nazi Almanya’sına ait bozuk paralar vardı. Gamalı Haçlı, Adolf Hitlerli bozuk paralar.. Dibim düştü resmen bunları görünce ama çok uçuk bir fiyat çekti adam zengin birisi olsam tüm bunları toplar götürürdüm yanımda aq gördüğünüz her şey müzelik. Çok güzel hançerler kılıçlar vardı insan heves ediyor amma öğrenci adamız işte.

IMG_2460.JPG
İşte Sovyetler bir zamanlar demir yumruk oldukları topraklarda bit pazarlarında kaldırımlarda satılır vaziyette
20160122_123258.jpg
bit pazarında ushanka beğenirken

img_2453

Tiflis’e gittiğiniz takdirde burayı görmeyi ihmal etmeyin. 3 gün gayet yerinde idi Tiflis için. 4 gün fazla olurdu mesela 2 gün de az. Görülmesi gereken yerleri görüp şehrin havasını da yeterince solumuştuk. 3. gün akşamı gezip görecek bi şey bırakmamıştık artık, yolumuz sürekli hostelin bulunduğu yerle kesişiyordu girip oturup dinleniyor yine çıkıp dolaşıyorduk yapacak hiçbir şey olmazsa gidip Rustaveli’nde turalıyorduk kahveciler mısırcılar kitap satan insanlar  hediyelikçiler vs. şehrin sürekli canlılığını koruduğu bir noktası bu cadde. Gori’den beri aldığımız Kazbek’e gitmeyin nasihatlerine kulak asmayarak hostele döndüğümüzde Kazbek yolu için planlarımızı yapmaya başladık KAZBEGI yazılı bir pankart hazırladık haritadan çıkış yolumuzu ve otostop yapmamız gereken noktayı tespit ettik çantalarımızı yarın sabah için hazır vaziyete getirip ayakta olanlarla vedalaşıp yatmıştık.

Sabahleyin erkenden kalkıp Freedom Square‘e gelip buradan bir taksiye bindik haritadan gitmek istediğimiz yeri göstererek Kazbegi Route dedik taksiciye derdimizi anladı ve uygun bir fiyata bizi Kazbek otoyolu sapağına kadar götürdü burada inip çantalarımızı bir kenara bırakıp pankartımızı açıp parmakları kaldırdık. Bizim ilerimizde iki kız aynı şekilde otostop yapıyordu ve biz beklerken 15 dk geçmeden berimize bir grup daha geldi kızlar varken hiç şansımız yok diye düşünüyorduk ancak yarım saat olmadan ilk bize bir araba durdu bu arabanın yanından geçen başka bir araba da kızlara durdu şoföre Kazbegi? diye sorduk olumlu anlamda bir tepki verdikten sonra bagaja çantaları atıp arabaya atladık şoför devam ederken arkamıza baktığımda diğer grubun da duran bir arabaya koştuğunu görmüştüm. Gürcistan otostop için 10 bir yer tabiri caizse, resmen 10 yani. Binmeden arabanın plakasına bakmamıştım, abinin My English sucks diyecek kadar İngilizce’si vardı tabi nerelisin diye sorduğumuzda Rusya’lı olduğunu ve o sırada Rusya’ya gittiğini söyleyebilecek kadar da.. Hsktr.. demiştik. Rus uçağını düşüreli bir buçuk ay olmuş olay daha tazeydi, bir problem olmasa diye dua ediyorduk. Türk olduğumuzu öğrendikten sonra dahi abi olaydan bir kelime etmedi bize yüzünü asmadı hiçbir soğukluk göstermedi aksine bize o kadar sıcak davranıyordu ki.. Tiflis’ten biraz mesafe gittikten sonra Kazbek’e kadar yükselti sürekli artmaya başlıyor, Kazbek şehri 3000 m civarı bir yükseltide bulunuyor zaten, etrafı dağlık olan bu şehrin yakınlarında bulunan Kazbek Dağı da 5000 m küsür bir yükseltiye sahip. Giderken mükemmel manzaralar görüyorduk her yer dağlık karlık bembeyaz…

img_2515

Fotoğraf çektiğimi anladığında yavaşlatıyordu hızını. Hatta şunu bile demişti ‘you want photo, I stop, no problem!’ ki öyle de yapmıştı ilk garip ekşi bir maden suyunun olduğu bir yere çekmişti aracı. Arabasından çıkardığı şişeleri alıp bu suyun aktığı çeşmeye gidip doldurmuştu bunları bize de içmemizi tavsiye etmişti midesini göstererek ‘mineral water, good!’ diyordu. Termusuma doldurup içtim bizim maden sularını hafif andırıyordu ama çeşmenin paslı olmasından mıdır nedir garip ağır bir tat geliyordu ağzıma termusu içmeden dökmüştüm zaten daha sonra. Doğal bir tat mıdır bu bilmiyorum ama Karadeniz’de içtiğim maden suları da bizim cam şişeden içtiğimiz gibi tatlara sahipti mesela, bu baya garip bir tada sahipti. Yola devam ederken bir baraj gölünün yanından geçiyorduk muhteşem bir manzara vardı görünce zaten hepimizden oooooo gibi bir tepki çıkmıştı adam photo? diye sordu gülerek yes yes dedik hemen çekti arabayı kenara, manzarayı çektim onu çektim o bizi çekti falan baktığım zaman fotoğrafta o derinliği göremiyorum çıplak gözle bakmaya doyamamıştım o manzaraya.

Arabada dinlediğimiz Rusça-Gürcüce müzikler eşliğinde yola devam ettik ve nihayet Kazbek’in Stepansminda kasabasına vardık. Bu Rus abimize çok çok teşekkür ederek arabadan indik çantalarımızı aldık ona el sallıyorduk o da 8 km kalan Gürcistan-Rusya gümrük geçisine doğru devam ediyordu. Evet kaldığımız kasaba Rusya’ya 8 km mesafede idi. Buranın da haritası vardı elimizde sokağı bulduğumuzda birkaç kişiye hostelimizin ismi olan Sabauri? diye sorduğumuzda yeri göstermişlerdi. Köyün muhtarı gibi birisi var Stepansminda’da yabancı-turist gördüğü zaman iliğine yapışır insanın biz buraya ayak basar basmaz da jipi ile yanımızda bitmişti hemen hoşgeldiniz hoşgeldiniz dedi Türk olduğumuzu öğrenince Yahşıı Yahşıı demeye başladı, yok o tür Türk değil dedik. Rezervasyonumuz olduğunu söylüyorduk ama inatla onun yerine gitmemizi ve bize aynı fiyata kahvaltı vereceğini söylüyordu olumsuz cevap verdik ve rezervasyon aldığımız Sabauri Guest House‘a yerleştik. Daha sonra duyduğumuzda kahvaltı diye millete bir adet yumurta ve birkaç dilim ekmek veriyormuş ki daha pahalı fiyata tabiki. Hostele yerleştik yaşlı ve bir kelime İngilizce bilmeyen bir adamdı hostel sahibi. Sadece biz vardık boş bir odaya yerleştik oda buz gibiydi hosteldeki tek soba tam ortada holde yanıyordu sürekli olarak onun etrafında oturmuştuk biz de zaten 6 gün boyunca. Evet rezervasyonumuz 1 gecelikti, 5 gece kalmak zorunda kaldık bu kasabada. Yerleştikten sonra dışarı dolaşmaya çıkmıştık başta yağış yoktu ama kar yağışı bastırmaya başladı, tepedeki manastırların yanına çıkmayı planlıyorduk ama bu koşulda bunun imkansız olacağını düşünmüştük. Kasabayı şöylesine bir gezecek kahve içip bir şeyler atıştıracak sonra hostele geri dönecektik, sabah da hava açılınca manastırların yanına çıkacaktık.

Ertesi sabah kalktık kar durmamıştı ve sağlam yağıyordu, biz direk tüyelim burdan dedik çantaları hazırlayıp Sabauri’nin yanına indik aşağı kata. Biz gidiyoruz dedik bizi görünce kalktı hışımla Gürcüce bir şeyler anlattı anlattı ellerini çarpraz yaparak ‘blok, blok’ diyordu sürekli. Pek anlam veremedik telefonu aldı eline kızını aradı, -önceki gün de kızını aramıştı yine, internetin çalışmadığını söylemeye çalışmıştık hiçbir şey anlamayınca ingilizce bilen kızını aramış telefonu bana uzatmıştı kızı çok güzel ingilizce konuşuyordu- kızına bir şeyler anlattı  sonra telefonu bize verdi. Telefonu kulağıma dayadım ve kız hava koşulları nedeniyle yolların kapalı olduğunu ve kasabadan çıkmanın çok mümkün olmadığını söyledi. Bunu arkadaşlara aktardığımda aldığımız karar, orada kalamayacağımız ve her şeye rağmen şansımızı denemek yönünde olacağıydı, kızına bunu söyledim, telefonu babasına verdim kızı dediğimi babasına tercüme etti. O da bir şeyler deyip telefonu tekrar bana verdi kızı Sabaurinin bizi arabasıyla kasaba merkezine kadar indireceğini söylüyordu teşekkür edip uzattım telefonu. Evden çıktı Misha Sabauri arabasının camını sildi karlardan, zaten çalışır vaziyette idi araba, motor donmasın diye bu şekilde yapıyordu sanırım. Minibüsüne bindik gazla motoru biraz daha ısıttı sonra bizi kasaba merkezine indirdi burada indik, ve Misha’ya buradan ayrılamazsak tekrar yanına döneceğimizi el kol hareketleri anlattım tamam dedi arabasına binip geri döndü. Yoğun ve sert bir kar yağışı vardı, kasaba merkezinde in cin top oynuyordu kimseyi göremedik güya otostop yapacaktık çantaları indirip yanyana üç kişi dizildik araba bekliyorduk 20 dk boyunca bir araba bile görmedik. Hayatımdaki en absürt anlardan birisi olarak kalacaktır hafızamda hep. Otellerin önünde minibüsler vardı onların yanına gittik ve Tiflis’e gitmek istediğimizi söyledik, bize ‘route blocked‘ dediler. Kime bir şey sorsak route blocked cevabını alıyorduk. Burada kalamayız diyorduk biraz endişelendik ve ne yapacağız ne edeceğiz diye düşünmeye başladık wi-fi bulunan bir cafeye girdik burada kahve içtik internetten bir şeyler öğrenmeye çalışıyorduk, sırtımızda çantalarla cafeye girip çıkarken cafenin önüne parketmiş bir jipin içinde iki kişi olduğunu gördük aha dedik işte çıkış biletimiz. Arabaya yaklaştık camı açtılar selam verdik, biri Lübnanlı diğeri Suudlu iki Arap idiler. Siz de mi mahsur kaldınız diye sordular bize direk, evet dedik İngilizce konuşan birilerini bulmuştuk sonunda, onlar da aynı bizim gibi kasabayı gezmeye gelmişler ve ayrılacakları vakit yolun kapandığını öğrenmişler. Kasaba çıkışında polisin yolu barikatla kapattığını ve kimseye ne giriş ne çıkış izni verdiğini söylüyorlardı, etrafından dolanıp bir şekilde tüymeye çalıştığını fakat bunun da işe yaramadığını ve nihayet hepimizin burada mahsur kaldığını söylüyordu. Onlar da cafenin önünde imişler çünkü beleş wi-fi çekiyorlardı oradan.

IMG_2642.JPG

Nerede ve kaç paraya kaldığımızı sordular yeri tarif ettik ve 10 lariye kaldığımızı söyledik. Bunlar bu muhtarın evinde 20 lariye kalıyorlarmış :). 4×4 nissan jeep’e bindik hep beraber hostele doğru gittik. ( Bu arada Sabauri’nin kızıyla konuştuğum zaman eğer kalmamız gerekirse 15 lari olan ücreti veremeyeceğimizi eğer 10 lari uygunsa dönmemiz gerektiğinde bu fiyata tekrar döneceğimizi söylemiştim bunun problem olmayacağını söylemişlerdi. )  Hostele girdiğimizde Misha sana müşteri getirdim dedim, gülümsedi omuzumu pışpışladı Arapları bizim karşı odamıza yerleştirdi. Bu sırada alacağımız ikinci bir habere kadar kasabadan çıkışın imkansız olduğunu anlamış bulunuyorduk. Araplar bizimle 2 gün kaldılar kasabadan çıkacakları sırada yanlarında bizi de alacaklarına söz vermişlerdi. 2 gün boyunca sürekli sabah akşam gidip geldiler 15 km lik yolu sürekli kontrol ediyorlardı. Bir seferinde beraber gitmiştik kontrol noktasına. Polisler müsaade ederse biz inip yürüme devam edecektik yola, Gudairi’ye kadar. Çığ yüzünden zaten bir grubun kayıp olduğu ve hiç kimseye müsaade edilmeyeceği karşılığını aldık. Bu arada 5 kmlik bir tır kuyruğu vardı. Kasaba çıkışında. Tırların ucu bucağı görünmüyordu hepsi kenara çekmiş ve kontağı kapatmış kötü koşullar altında haber bekliyorlardı. Olumsuz haber sonrası geri dönmüştük. 3. gün sabahı Araplar ortadan kaybolmuştu, arabalarını göremedik başta sonra baktığımızda odaları da boştu. Bizi bırakıp gitmişler diye düşündük baya bi kızmıştık elemanlara. Beraber kaldığımız süre zarfında birtakım sohbetlerimiz olmuştu. Suudlu olanın namaz kıldığını görmüştüm bir iki sefer ama sürekli içiyordu, ve kumar oynadıklarını biliyorduk. Lübnanlı Anton.. ateist değildi deist de değildi söylediği kelimeyi şimdi tam hatırlamıyorum bir mühendislik fakültesinden mezundu ve emlak işiyle uğraşıyordu ikisi de. Gürcistan’a da emlak işi için gelmişlerdi buralar çok değerlenecek diyorlardı. Bir enerjiye inandığını söylüyordu, dünyadaki her şeyin bütün yaratılışların düzenlerin iyiliğin ve kötülüğün kaynağını bundan aldığını söylüyordu. Star Wars’taki force hesabı. Antropolojide animatism kavramı ile karşılanıyor bu yanlış bilmiyorsam. Peki demiştim bu enerjinin bir kaynağı yok mu, bu enerji nereden geliyor diye sormuştum. Bu kaynağın Allah olması için hiçbir sebep yok demişti buna karşılık olarak. Nedensellikten yola çıkarak bir kurucu bir yaratıcının olacağı fikrine insanın ulaşabileceğini savunmuştum, big bang varsa bunun kaynağı nedir? evrim varsa bunun kaynağı nedir? bir enerjiye inandığını söylüyorsun peki bu enerjinin kaynağı nedir? diye sormuş ve insanın düşünen irade sahibi olan yeri geldiğinde utanan ve bütün bunlarla hayvanlar aleminden ayrılan bir varlık olduğunu söylemiştim bu düşünceye sahip olmak bile insana bir sorumluluk vermiyor muydu? Sorgulama ve seçim yapma sorumluluğu. Kedilerin bile hırsızlık yaparken ne kadar utanç duyduğunu veya suçluluk hissettiğini bilir misin diye sordu, yaptıkları şeyin yanlış olduğunu bilirler bu yüzden bunu gizlice yaparlar ve derhal kaçmaya çalışırlar.. “do you know how intelligent creatures crows are?” diye bir soru ile devam etti ne konuştuğunu gayet iyi biliyordu ve benzer tartışmaları daha önce yaptığı belliydi. Evrenin tesadüfen yaratılmış olabileceğine inanıyor musun sorusuna evet yanıtını vermişti, ben buna asla inanamam demiştim ben evrenin kurulmasının bir sebebi olduğuna inanıyorum ve bu beni bir yaratıcı düşüncesine götürüyor ve İslam’ın Allah’ına inanıyorum diyerek bu sonu gelmeyecek tartışmayı bir nevi bitirmiş oluyordum ve tartışma Osmanlı’nın ‘zulümleri’ne Ermeni Soykırımı ve Türkiye’nin politikalarına gelince takip edilemez bir hal alan ve oldukça dağılan bu tartışmadan çekilmiştim. Bu tartışma şöyle ortaya çıkmıştı, size baktığımda dinine bağlı insanlar görüyorum, gerçekten bu işi bu kadar ciddiye alıyor musunuz diye sormasıyla başlamıştı Anton’un. Nihayet konuşmanın sonunda ortak kanıya vardığımız tek nokta taban tabana zıt düşüncelere sahip olan biz insanların da oturup karşılıklı tartışabileceği ve insanların birbirini kırıp dökmesi için hiçbir sebep olmadığı yargısına varıp konuyu tatlıya bağlamıştık. Suudlu olan Anton ile aynı fikirde değildi o da tartışmaya katılmaya çalışıyordu bunun için İngilizce’si tam olarak yeterli değildi Arapça bir şeyler söylüyordu en son bunları bizle değil bir şeyhle tartışmalısın diyerek hepten çekilmişti. Ben birtakım argümanlar öne sürüyordum ama eleman git bir şeyh bul her sorunun cevabı bulacaksın kendine diyordu. Konuşmanın bu kısmına nasıl girmiştik tam hatırlamıyorum ama şöyle bir diyalog geçmişti;

Anton: we drink alcohol, we play gambling, we fuck women..

Suud: no we don’t fuck women

Anton: why, do you fuck men?

Anton: okay, okay we don’t fuck women

Sanırım inanan ve inanmayan insanların hepsinin birden bunu yaptığını söylemeye çalışıyordu o sırada, tam hatırlamıyorum.

img_2607

img_2665

4. gün artık kanıksamıştık olayı bütün gün hostelde kalıyor günün belli saatlerinde dondurucu soğuk ve kar yağışı altında markete gidip bir şeyler alıp geri dönüyorduk. 4. gün çıkmadık bile dışarıya neredeyse. Don Kişot‘u bitirme fırsatım oldu burada, arşivimdeki bütün filmleri silip süpürdüm, Everest filmini izlemiştim Kazbek’te bir akşam, gerçek bir olaydan aktarıldığı için spoiler olacağını düşünmüyorum başkarakter ve bir grup insan Everest dağında tipiden dolayı ölüyordu, trajikomik bir haldi benim için. Kar hafif durulduğunda ara ara çıkıyorduk dışarıya, kar dursa da hava buz gibiydi burun kulak insanın her yeri donacak gibi oluyordu. Merkeze iner inmez etrafımızı köpekler sarardı, arkadaş olmuştuk onlarla, yemeğimizi paylaşırdık onlar da peşimizi bırakmazlardı bir türlü. Batum’da Gori’de Tiflis’te sürekli köpekler vardı, garip köpekler yanımızda taşıdığımız yemekleri paylaşıyorduk sürekli.

img_2557

Gördüğüm köpeklerin bir kısmı cins köpeklerdi farklı farklı tüyleri olanlar mesela, sahibi alıp sokağa atmış sonra belli ki, oturduğumuzda bizle oturur gittiğimizde de peşimize takılırlardı. Çıktığımız yolda köpeklerin bize yaptığı yoldaşlığın yeri büyüktür.

img_2701

Gidip gelip Sabauri’ye haber var mı diye soruyorduk, o da her seferinde olumsuz yanıt veriyordu bize, hatta 4. gün açılacağı haberini almıştık başta ama açılmamıştı bütün beklentilerimiz boşa gitmişti. Muhtar bizi gördüğünde en az 20 gün yolların açılmayacağını söylüyordu. Tabi kalacak yere ihtiyacımız olursa da çekinmemize gerek yoktu 🙂 4. gün nakit larilerim bitmişti markete harcayacak param yoktu cüzdanımda 50 TL nakit para vardı bunu bir şekilde bozdurup hayatta kalmaya çalışacaktım. Merkeze indiğimde birisine exchange office diye sordum Azeri bir elemandı ve arkada bir banka olduğunu ve orada bozabileceklerini söyledi Türkçe, sonra da yanımızdan Muhtar geçiyordu yine, dur dedi şuna söyleyeyim seni oraya kadar bıraksın dedi adam gerek yok demeye kalmadan gitti söyledi buna beni bırakması için. Yaklaştı bana para mı çevireceksin diye sordu evet dedim gözleri güldü adamın hışımla bankaya doğru sürdü park etti elimden parayı alıp bankaya girdi gişe görevlilerine Türk Lirası çevirip çevirmeyeceklerini sordu büyük bir şevkle bunu neden yaptığına hala anlam veremiyorum, parayı çevirip içinden komisyon mu almaya çalışacaktı bilmiyorum ya da çevirme oranını öğrenip ona göre kendisi bir fiyat verecekti heralde bana, her şeyi yapabilir. Sonra paranı ben çevirebilirim dedi para hala elindeydi telefonunu aldı heyecanla bir arkadaşını aradı Türk Lirası döviz kurunu sordu anladığım kadarıyla sonra yüzü düştü adamın bu da para mıymış be tavırlarıyla 30 LARİ vereyim dedi en az 10 LARİ kesiyordu yani %20 komisyon almaya çalışıyordu şuncacık paradan bile şerefsiz, kalsın dedim elinden çekip aldım parayı. Bu sırada Fatih ve Ahmet Can da bankanın dışında ATM’yi kullanmaya çalışıyorlardı. Fatih bir zafer edasıyla sevinçle kahkaha attı kartında kalan son parayı kuruşu kuruşuna çekebilmişti olum hiç komisyon almadı lan diyordu komisyon alsa bu parayı çekemezdim diyordu. Ben de taktım kartımı bir miktar para çektim daha sonra kontrol ettiğimde herhangi bir kesinti görememiştim, yani bu ne kadar mümkün bilmiyorum ama bu bankanın atmsi ya 0 komisyon ile çalışıyordu ( bir de uluslararası kart ) ya da hiç anlaşılamayacak derecede küçük bir oran ile.

IMG_2712.JPG
Processing of data, trrrrrrr aha verecek 🙂

Cips kola vs. yapıyordum ilk günlerde son günlere doğru bunları bırakmak durumunda kalmıştım, ne kadar kalacağımız belli değildi ve kesintiye gitmemiz gerekiyordu. Sade çubuk kraker ve elma ile besleniyordum. 5. gün akşamı midemin adeta içine göçtüğünü hissediyordum midem o kadar küçülmüştü ki birkaç kraker attığımda ağzıma hemen doyduğumu hissediyordum, ona göre de yakıp çabucak acıkıyordum tabi. Ahmet Can ile sobanın yanında oturuyorduk, şimdi demiştim şurada bir pilav olacak sıcacık, üzerine tavuk serpilmiş, yanında sıcak bir kuru, salçalı biberli biberli, bir pilavı kaşıklayacaksın bir kuruya ekmek banacaksın.. Ahmet Can iç çekip olum deme şöyle şeyler demişti 🙂 hayatımda hiçbir zaman kuru-pilav bu kadar çekici gelmemişti bana yani o an Sabauri bizim kata gelse elinde kuru pilavla buyrun gençler afiyet olsun dese aklımı yitirirdim heralde heyecandan ama nerde.. Araplar yüzünden mutfağını kullanmamızı da yasaklamıştı. Yiyip sıçıp mutfağı leş gibi terk etmişler biz bir şey pişirmeye çalışırken de bize patlamıştı this money no kitchen demişti. -Gerçekten de çok pislerdi kaldıkları odayı terk ettikleri zaman da bütün pisliklerini olduğu gibi bırakarak gitmişler, Anton bazen yarı çıplak dolaşıyordu midemi bulandırıyordu her bir hareketleri.- Hayırdır Misha İngilizce’yi mi söktün iki dakika da dedim apar topar terk etmiştik mekanını. Bu arada ev iki katlı, alt katı Sabauri kendisine ayırmış ve burada yatıp kalkıyor, binadaki tek tuvalet burada sabah akşam buraya inmek zorunda kalıyorsunuz. 6 gün boyunca gece gündüz farketmeksizin tuvalete banyoya indiğimde Misha sürekli elinde kumanda televizyon seyrediyordu. İzlediği Türk dizileri de vardı, Kuzey Güney bunlardan birisi. Tiflis’ten 3 LARİ’ye aldığım Gri KENT paketi duruyordu hala yanımda, Ahmet Can ile ortak almıştık bir haftada bitmedi paket, zaten Tiflis’te İrfan’ın özel aromalı sigaralarından otlanıyorduk. Akşamları kabanımı giyip balkona çıkıp tüttürüyordum, 4. günün akşamı hayatımın en muhteşem anlarından birisini yakalamıştım. 4. gece hava artık açık gibiydi ve ertesi sabahtan yolların açılacağı bilgisi kulağımıza gelmişti, balkona çıktığımda havanın açık olduğunu, yıldızları ve bütün muhteşemliğiyle ortada olan ayı görmüştüm. Yağış durmuş sayılırdı, müthiş bir sessizlik vardı sigara içilecek bir an vardıysa o da buydu işte, tütünü körüklüyordum ve sigaranın cızırtısı kulağıma geliyordu. Kafamdan geçirdiğim bir şey yoktu üzerimde teslim olmuşluk hissi ve açlık vardı sadece. Kendimi bu manzaraya karşı bırakmıştım, büyüsü beni derinlere derinlere alıp götürmüştü. Kar yağışından ve kapalı havadan geldiğimizden beri bir türlü göremediğimiz dağlar üzerlerine ayışığı vuracak şekilde görünür bir vaziyete gelmişti. Haşmetli dağlar.. o kadar büyük o kadar yüksektiler ki üzerlerine hafifçe vuran ayışığı ile zarifçe görünüyorlardı işte. Kapıldığım duygular beni ağlatabilirdi bile belki o an, sanki sonsuza kadar bu görüntüye bakarak yaşamaya devam edebilirdim. Sigara paketinde birkaç dal daha kalmıştı, paketi çöpe atarak içeri girdim. Sigara içmiyordum ve sigara kötü bir şeydi, öyle değil mi? Ayaklarımızı yere vurarak giriyorduk içeri her seferinde, kapıdan çıkar çıkmaz ayakların altı kar oluyordu ve bunu yapmazsak içerisi kar doluyor ve sobanın ısıtmasıyla batıyordu içerisi.

img_2805

5. günün sabahı havanın açık olduğunu görebiliyorduk artık gidebileceğimizi düşünüyorduk ancak bize yolların temizlendiğini ve halen çıkışların yasak olduğunu söylüyorlardı. Her şey iyi giderse bir sonraki gün çıkışlara müsaade edebilirlerdi.

Günü zayi etmeyelim dedik ve gelme nedenimiz olan manastırları ziyaret etmeye karar verdik. Tepeye tırmanmamız 1.5 saat almıştı düzgün bir yürüyüş yolu yoktu ve karları eze eze çıkıyorduk tepeye. Ayağım buz kesmişti kulaklarım sanki dokunsanız düşecek gibiydi ve ellerimi sanki hareket ettiremiyordum. Donacağından korktum kameranın dankleşörüne basacak dermanı bulamıyordum elimde. Eldiveni çıkardım, Fatih hem elime hohluyor hem de elleriyle ısıtmaya çalışıyordu. Bu halde manastırların yanına vardık rahiplerden birisi yanımıza geldi nereli olduğumuzu falan sordu, sonra yorgun musunuz dedi evet dedik. Bizi içeri alıp çorba falan içirir heralde diye düşündük öyle sorunca. Tamam dedi, manastırı gezebilirsiniz dedi ve arkasını dönerek çekip gitti. Şaka gibiydi resmen. Rahibin bu hareketine çok şaşırmıştık ulan inzivaya çekilmişsin, yanına Tanrı misafiri geliyor ve yaptığın muameleye bak. Bizi içeri falan davet etmediler, dışarıdan gezdik fotoğraf çekip soğuktan ölmeden önce dönüşe geçtik. 1.5 saatte çıktığımız bu yolu 20 dkda falan inmiştik, kaya kaya yuvarlana yuvarlana iniyorduk çok eğlenceliydi.

6. güne girmiştik Stepansminda‘da artık, sabah uyandığımda her sabah yaptığım gibi yine perdeyi aralamıştım hava masmavi idi yağıştan eser yoktu ve nihayet gidebileceğiz demiştim. Sabauri birkaç gün önce yanında birisi ile bizim olduğumuz yere gelmişti, içeri girdiklerinde işte, konuş gibi bir işaret yaptı ve yanındaki adam Selamun Aleykum gençler dedi, o da biraz yaşlı gibi görünüyordu şirin bir yüzü ve sevecen bir ifadesi vardı. Türk değildi ama Türkçe biliyordu. Tırcı idi ve o kontrol noktasında mahsur kalanlardandı. Engel uzun sürünce rahat rahat takılmak için merkeze gelmiş, Sabauri ile tanışıyor gibiydiler ama. Oradaki tırların en önündeyim ben demişti, ilk sıradayım, tam ben geçeceğim sırada durdurdular geçmeme müsaade etmediler ve 5 gündür bekliyoruz demişti. Havayı yine açık görünce doğru onun yanına koşmuştum haber var mı ne durumdayız? diye sormuştum. Saat 2’de yolların açılacağı müjdesini verdi ben de koşarak bizimkilere yetiştirdim bunu, beyler hazırlanın gidiyoruz demiştim. Alelacele çantaları hazırlamıştık ama nasıl heyecanla.. :D. O sırada helikopterler sıklık kazanmıştı kolaçan için sürekli kasabanın üzerinde uçuyorlardı. Çantaları aldık Sabauri ile vedalaştık ve merkeze indik. Hareketliliği görebiliyorduk arabalar gelip geçiyordu ve çoğunluğu çıkışa doğru gidiyordu. 4 gündür oracıkta yatan bir Ermenistan otobüsü de temizlenip yola çıkmaya hazır hale getirilmişti. Planımız şuydu: gerekirse 15 km yürüyeceğiz ve tırlar harekete geçmeden bir tanesine yanlayacağız. Yola çıktık ve çıkışa doğru 1.5 saat civarı yürümüştük aldığımız yol 6 km’den fazla değildi bu sırada köpekler de bizimle beraber geliyordu bütün bu yolu yürüdüler bizimle. 4 ya da 5 köpek vardı. Bir yerde pide gibi bir şey alıp onlarla paylaşmak istedik ama bu pek iyi olmadı köpekler birbirine girmişti. Sonra birbirlerinden ayrıldılar bir kısmı bizimle yürüyor diğerleri önden ya da arkadan ayrı takılıyordu.

20160128_142308.jpg

El ettiğimiz hiçbir araba durmamıştı, sadece bir tane durdurabildik, arkası boş bir minivandı içinde 3 genç çocuk vardı kontrol noktasına gitmemiz gerektiğini söyledik tamam dedi elini uzattı ve bizden 30 LARİ istedi, şaşırmıştık bu duruma.. öğrenci olduğumuzu ve bu parayı veremeyeceğimizi söyleyince biz de öğrenciyiz dedi ve bize soğuk bir şekilde ‘OUT’ dedi. Çocuğun yüzüne bakıyordum ve bunu daha soğuk bir şekilde tekrarladı, out! Çantaları sırtlayıp indik arabadan. Talep ettiği para oldukça yüksek bir meblağ idi ve durumumuzdan faydalanmaya çalışmışlardı adeta. Nasıl söğmüştük arkalarından.. Yürümeye devam ettik, köpekler hala peşimizdeydi ve geçen her arabaya parmak kaldırıyorduk.

img_2967

Yaşadığımız bu olaydan sonra çok geçmedi devam ederken beyaz bir jip geliyordu bize doğru elimizi kaldırıp beklemeye başladık ve araba yaklaştıkça yoksa yoksa dedik ve artık araba yanımıza yaklaşınca kahkaha atıyorduk ve sevinçten zıplıyorduk neredeyse jipi süren Anton’du ve yanında da Suudlu vardı benzer tepkiyi onlar da veriyordu kahkaha atıyorlardı ve Anton ellerini birbirine vuruyordu şaşkınlıktan. Hemen çekti arabayı yanımıza, gittiğinizi sanıyorduk dedik. Gidemedik dedi. Atlayın. Atladık arka koltuğa ve bir buçuk saattir yürüdüğümüzü söyledik. Anton ve arkadaşı hostelden ayrıldıktan sonra 4 yıldızlı bir otele yerleşmişler. 1000$’dan fazla para harcamışsızdır heralde diyordu casino’da boyuna kumar oynamışlar ve hep kaybetmişler. + It was so nice, everybody was there, we always drank and played in casino and laid with women. – No we didn’t lay with women. + Okay we didn’t. Diyaloğu geçmişti yine ikisinin arasında. Altındaki araba çok deli bir şeydi dört çeker ve iyi kaçıyordu. Anton öyle bir basıyordu ki bir an önce terk etmek istiyordu burayı.

img_3021

Tır kuyruğuna vardık, tırlar da yavaştan hareketlenmeye başlamıştı, en uca vardık Anton polisle Gürcüce bir şeyler konuştu -emlak işi için Gürcüce öğrenmiş- polis buyrun iyi yolculuklar tarzında bir hareket yaptı ve nihayet Stepansminda’dan kurtulmuştuk. Verdiler müziği açtılar sesi, epik bir çıkış yaptık resmen. Gudairi’ye doğru inerken 2 metreyi geçen kar yığınlarının yanından geçiyorduk yol temizlenmişti ve rahatça gidebildik. Tiflis’e kadar götürdüler bizi. Fatih onlarla beraber merkeze geçti, havaalına gidip ertesi gün İstanbul’a dönecekti, ben Ahmet Can ile Batum yolu üzerinde indim ve otostopa devam ettik.

img_3024
bizi bıraktıktan sonra tekrar Tiflis yönüne dönmek için dönüş alacaklardı

Aslında yaptığımız delilikti çünkü indiğimiz yol 3 şeritli bir otobandı resmen arabalar o kadar hızlı gidiyordu ki artık hava da karardığında aha kaldık burada demiştim. Terk edilmiş bir bina gözüme çarpmıştı gece planını kafamda kurmuştum bile ama şansımıza bir transit minibüs durdu ve bizi aldı. Sürekli mazot ibresini göstererek benzin benzin diyordu adam bizden mazot parası istiyordu başta mala yatıyorduk adamın ne demek istediğini gayet iyi anlasak da, en son bir benzin istasyonuna çekti ve artık elini uzatıp ciddi bir şekilde para istedi. Çıkartıp 10 LARİ verdik bu para bizi götüreceği yer olan Kutaisi’ye kadarki yakıt parasını karşılıyordu daha fazla istedi ama başka paramız olmadığını söyledik. Adam bizi Kutaisi’ye kadar götürdü orada Batum yolunda bıraktı. Gece yarısı olmuştu artık, Batum pankartı ile otostopa devam ettik. Bir süre sonra bir minivan durdu içi doluydu biraz, Batum’a mı gidiyorsunuz diye sordum evet dedi gelebilir miyiz dedim evet dedi. Bindiğimiz bu araba da taksi çıktı Batum’a geldiğimizde sağlam para vermiştik taksiye ama bunu çok problem etmedik Kutaisi’de kalacak olsak bize aynı paraya patlayacaktı ve gece saat 2’de kazasız belasız Batum’a varmıştık. Orta Camii’ne gidip uyuyalım dedik ama cami kilitliydi, açık olan bir pastaneye gittik, bir şeyler atıştırıp bir iki saat kafaları masaya koyup kestirdik. Sonra sikerler böyle işi diyerek bir taksi tutup Türkiye sınırına da taksi ile geldik. Daha fazla uğraşmaya dermanımız yoktu. Nihayet Sarp’a geldik ve gümrükten geçtik, artık Türk bayrakları gözlerimizin önünde dalgalanıyordu….

20160129_050903.jpg
Mutlu Son

Sonlara doğru Kazbek macerasını bulanilirsiniz;

Ek: köpekler biz arabaya bindiğimizde arkamızda öylece bakıyorlardı mahzun mahzun. Onca günümüz beraber geçmişti ve bizi yolcu etmek için onca yolu bizimle beraber yürümüşlerdi, heyecanla arabaya binerken köpekleri unutmuştuk bile, bir elveda bile demedik öylece bırakıp arkamızı dönüp gitmiştik sanki. Geriye bakıp düşündüğümde bu an hala bir suçluluk duygusu uyandırır üzerimde.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s