Batı istikametinde dönüş yolum: Ünye, Kapadokya

Doğu istikametinde yola çıkışımız olan hikayenin dönüş kısmıdır. 6 günlük Stepansminda mahsuriyetimizden sonra kendimizi Türkiye sınırına atmıştık adeta. Sabah olmasını bile beklemeden bir börekçide kafayı masaya koyup birkaç saat kestirdikten sonra hadi gidelim demiştik. Çantaları alarak bir taksiye binip Sarp sınır kapısına doğru yol aldık. Türk bayrağının dalgalanışını görmek tarif edilmez bir histi o anda ulan vatan be demiştik. Koşar adımlarla gümrükten geçip Türkiye tarafına geçmeye çalışıyorduk. Geçerken babama 4 karton sigara almıştım freezonedan. (Gerçi yol boyunca kafamı kurcalayan bir problem ortaya çıkmıştı, kasiyer benden 4 karton yerine 5 karton parası almış İstanbul’a vardığımda paramın geri iadesini istemiştim onlar da iade etmişti.) Kişi başı iki karton sokma hakkı vardı iki karton bende iki karton da Ahmet Can’ın çantasında Gürcistan pasaport kontrolden geçerek ortada açık olarak bulunan tarafsız bölgeye gelmiştik, burası ne Türkiye’ye ne Gürcistan’a ait bir yer iki taraf arasında geçişler buradan yapılıyor. Yürürken nasıl döneceğimizin planlarını yapıyorduk, derken orta yaşlarda bir abi yaklaştı yanımıza eli poşet doluydu. Türk müsünüz gençler? diye sordu. Evet Türküz abi dedik, ya dedi öğretmeniz (lol) baya bi vodka aldık bunları geçirmemiz problem olacak kişi başı iki şişe geçirme hakkımız varmış size zahmet bizim için ikişer tane geçirir misiniz? dedi. Ya dedim ben de, biz de Trabzon’a gidecektik ama nasıl gideceğimizi bilmiyorduk eheh, oo dedi orasını problem etmeyin bu şişeleri geçirin Trabzon merkeze kadar arabayla götüreceğim sizi. Anlaştık dedim ikişer şişe aldık adamdan sırtımızda sigaralar elimizde vodka şişeleri ile aramadan geçtik. Polis süzdü bizi şöyle bir, bu ne gençler dedi sizin mu bi şişeler? Evet abi dedik, kendinizin mi yoksa başkası için mi geçiriyorsunuz!? diye sordu, olur mu bizim şişemiz dedim ben de, neden bu kadar içki alıyorsunuz diye sordu hafif azarlayıcı hafif sitemli bir tonla, niye olacak dedim Türkiye’de çok pahalı da ondan! Tamam geçin dedi, çantalarımızı aldık elimizdeki pasaport yerine geçen evrağı Türk polislerince de damgalatarak Türkiye’ye giriş yapmış olduk.

Şişeleri veren adamın buluşacağımızı söylediği yere gelmiştik burası oldukça kalabalıktı gecenin 3’ü falan olmasına rağmen giriş çıkışta baya insanlar vardı. Çok geçmeden göründü adam, beyaz renkli bir arabayla çıkmışlardı parkedip arabadan indi ve bize yaklaştı yanlarında da şoförüyle konuştukları murat 134 e benzer bir araba vardı. Adam şişeleri aldı çok teşekkür etti arabaya binebileceğimizi söyledi arka koltuğa oturduk ikimiz de. Bizim yanımızda hafif tombik birisi oturuyordu mayışmış gibiydi biraz uyku sersemi biraz da kafası güzel gibiydi. Ya abi o kadar içmeyelim dedim ben diyordu sitemli bir sesi vardı sonra da gülüyordu. Allahtan şoförümüz ayıktı. Anladığım kadarıyla karadenizli bir grup öğretmen arkadaş günübirlik bir ziyaret düzenlemişlerdi Gürcistan’a. Biraz muhabbet ettik nereden geldiğimizi nereye gittiğimizi neler yaptığımızı soruyorlardı, ben de konuşacak çok mecal yoktu kafamı hafif hafif cama doğru yaslamaya başladım pası Ahmet Can’a atmıştım muhabbete o devam ediyordu sonra konuşmalar birbirine karışan yankı seslerini aldı sonra birbiri ardına gördüğüm ve tanıdık gelen tabelalar (Hopa, Arhavi, Ardeşen…)  sonra aydınlatma lambaları bulanıklaşmaya başladı kendimi saldım ve derin bir uykunun kollarına bıraktım kendimi. Bir buçuk saat falan geçmiş olmalıydı, aniden Ahmet Can’ın Cihat kalk iniyoruz sesine uyandım, araba bir yerde emniyet şeridinde durmuştu konvoy halinde bizimle gelen murat 134 e benzeyen arabada da önümüz de dörtlüleri yakmış bekliyordu. Çabuk çantanı al iniyoruz diyordu Ahmet Can. Sanki önceden hazırlıklı olduğum bir komut almışım gibi hemen kapıyı açıp çantamı alıp dışarı zıplamıştım uyku sersemliğiyle ne yaptığımı bile bilmiyordum ama kendimi dışarıda bulmuştum bir an, çantanızı alın bagajdan unutmayın diyordu şoför. Bu sırada Ahmet Can olayı açıkladı, önümüzdeki arabaya geçecektik çantayı aldım, şişeleri veren adam yanıma geldi tekrardan teşekkür etti elimi sıktı, kendilerinin Rize’ye geçeceğini ve Trabzon’a öndeki araba ile devam edebileceğimizi söyledi ben de teşekkür ettim. Biraz ayılmıştım o anda her şeyinizi aldınız mı diye sordu. Tekrar koltukları bagajı kontrol ettikten ve emin olduktan sonra evet deyip diğer arabanın bagajına koyduk çantaları. Arka koltuğa oturduk yine, önde genç yaşlarda sayılacak erkek şoför ve yine onun yanında oturan aynı yaşlarda bir bayan vardı. Kendimi koltuğa attım, sonra kafamı cama yaslayıp yine uyumaya devam ettim. Yarı uykulu bir haldeydim görüntüler yine bulanık olarak geçiyordu gözümün önünden aşırı bir yorgunluk hissediyordum gözüm bir açılıp bir kapanıyordu. Bir süre sonra hava aydınlanmaya başlamıştı şoförün bize seslendiğini anımsadım doğruldum. Dikiz aynasından bakarak bir şeyler soruyordu bize. Söylediği şeyden hiçbir şey anlamadım öne doğru eğilip anlamadığımı söyledim ve tekrar söyleyebilir misin dedim, şoför Trabzon’la alakalı bir şeyler soruyordu ama konuşması net anlaşılmıyordu sonra mevzuyu çaktım eleman Azeri idi öndeki kadınla aralarında konuşmalarından sonra mevzuyu hepten çaktım. Trabzon’a nasıl gideceğiz diye soruyordu bana şoför :). Elindeki bir kağıdı uzattı bu adrese gitmemiz gerekiyor dedi nasıl gideriz? Trabzon merkezden bir adresti, bizim asıl hedefimiz Ordu’ya gitmekti ama Trabzon’u da şöyle bir görürüz diyorduk. Bu da isabet olmuştu bizim için. Telefondan navigasyonu açtım Trabzon merkezi işaretledim, yol üzerinde 10 km sonra bir sapaktan girmemizi söylüyordu harita, onu kaçırsak Akçaabat’a kadar yolumuz vardı. Oraya yaklaşınca zaten tabela olduğunu gördük oradan girmesini söyledim şoföre. Bu sırada mevzuyu da çakmıştım öğretmenler onların arabasına hepimiz tam sığamayacağımız için böyle bir yol izlemişler bu arabayı ayarlayıp bir kısmı bu arabaya binmiş ve konvoy halinde gelmişlerdi. Bize direk siz bu arabaya binin de diyebilirlerdi ancak arabadaki yabancıları görünce bizde güvensizlik yaratacağını düşünmüş olmalılar. Onların bir kısmı o arabaya binmiş biz de onların arabasına binmiştik. Yani bu iki araba arasında hiçbir ilişki yoktu ve oracıkta tanışmışlardı, belki de sadece bizim için bilmiyorum. Söylediğim yerden girdi adam o yol bizi doğruca merkeze doğru çıkardı sonra. Bu sırada kim olduklarını neci olduklarını soruyordum. Bakü’den yola çıktıklarını ve Trabzon’da işleri olduğunu anlatıyordu adam. Tam bir Azeri şivesiyle konuşuyordu tabi rahatça anlaşıyorduk.

Merkeze vardık, meydan parkının oraya çıkmıştık. Trabzon merkez? diye sordu bana bir kez daha şoför evet Trabzon merkez diyerek teyit ettim ben de. Arabayı park etti bir yere. Hep beraber indik arabadan biz çantalarımızı aldık, bagajdan çantayı alırken plakaya bakmıştım Azerbaycan plakalıydı araba, binerken bakmak hiç aklıma gelmemişti uyku sersemliğiyle. Tekrar elindeki adresi soruyordu bana, indiğimiz yerde bir esnafa sordum yürüme mesafesi yakın bir yer olduğunu söyledi ve tarif etti o da ben de aynı şekilde Azerilere tarif ettim. Bana çok çok teşekkür ettiler sanki onların bize yaptığı iyilikten fazlasını yapmıştım onlar için halbuki hiçbir şey yaptığım yoktu ama yaptığım şu basit şey olmasa belki merkezi hiç bulamayacaklar ve aradıkları adrese gidemeyeceklerdi. Şakalaşıyorduk kendi aramızda, lan haritayı açmasak adam Trabzon diye Giresun’a gidecekti belki diyorduk çünkü çok yabancı bir halleri vardı. Sormamıştım ama belki de ilk defa geliyorlardı Türkiye’ye, işlerini de sormamıştım kim bilir ne işleri vardı.

20160129_065935.jpg
memlekete vardık selfisi Trabzon / Meydan Park

Sabah saat 7 gibi olmuştu hava tamamen aydınlanmıştı, Trabzon merkezdeydik meydan parkında Atatürk heykelinin yanında. Trabzonspor tırları görünüyordu, kimi dükkanların kepenkleri kapalıydı hala kimisi açıyordu ama genel olarak açıktı her yer ve Trabzon’da hayat  başlıyordu. Kafamda hala kalpakla geziyordum, aşırı bir soğuk yoktu ama serin ve içimi üşüten tatlı soğuk bir hava soluyordum. Gözümüze ilk kestirdiğimiz restorana girdik, birer mercimek çorbası söyledik. 5 liraydı çorba, ulan Trabzon’da bile 5 liraya çorba içtik iyi mi? Ama koymadı tabi o an, hatta şikayetçi bile olmadık. Sıcacık tazecik çorbayı kaşıklıyor ekmek banıyorduk. Bol bol ekmek yemiştik banarak. Çorbamızı bitirdik, genç bir garson abi nereden böyle yav diye soruyordu, Gürcistan’dan geliyoruz dedik. Vay abim geziyorsunuz ha, nasıl da geziyorsunuz yav onca yoldan geliyorsunuz gibi yaptığımıza imrenen bir tonla konuşuyordu bizimle. Çay ikram etmeyi teklif ettiler geri çevirmedik biz de teklifi :). 15 gün üzerine içtiğim sıcacık mis gibi çaydı, insan özlüyor bu çayı. Belki yurttan uzaklaşınca insanın en çok özlediği şeylerdendir şu çay.

Çayımızı içtik tuvaleti kullandık hesabı ödeyip kalktık hiç gezmeden yola koyulacaktık. Sahil yoluna doğru indik, arabaların durabileceği bir yer gözümüze kestirdik. Pankartımızı çıkartıp beklemeye başladık. Biraz yoğun bir yerdi çok fazla insan gelip geçiyordu ve herkes ters ters bakıyordu, bi pankarta bi bize eğilip bakanlar oluyordu. Burada olmaz dedik ve devam edip daha sakin ve müsait bir yer bulduk. Pankartları parmakları kaldırarak beklemeye koyulduk. Yaklaşık bir yarım saat beklemişizdir, arabalardan aldığımız tepkiler hiç hoş değildi. Şoförler bize agresif hareketler yapıyorlar burada ne işiniz var canım hadi siz de! gibi el hareketleri ile tepki gösteriyorlardı bize. Yanımızdan geçen yayaların da bize ters bakışlar atmasıyla Trabzon’un yabancılarla pek arası iyi olmadığı kanısına varmıştık. Gördüğümüz şey şevkimizi kırıyordu, derken 34 plaka bir araba yanaştı berlingo ya da peugeot parnerdi araba, belki de reno kango tam hatırlamıyorum o tarz beyaz renkli ticari bir arabaydı. Nereye gençler dedi, Ordu’ya gidiyoruz abi dedik, atlayın isterseniz İstanbul’a kadar bile gelebilirsiniz dedi. Yarım saatimizi almıştı ve tek araba düşürmüştük Ordu için. Türkiye’ye vardığımız ilk saatlerde gayet iyi gidiyorduk ulaşım konusunda :D. İsmini hatırlamıyorum şoförün ama genç bir abiydi, İzmirli’ydi 30lu 35 li yaşlarındaydı, Vestel’de üst düzey bir yönetici olarak çalışıyormuş. İsmini hatırlamıyorum, belki de hiç sormamıştım. Arabada Vestel Venüs telefonlar vardı birkaç tane Vestel üzerinden yerli teknoloji ve yerli telefon üzerine konuşmuştuk. Altındaki araba şirket arabasıymış, Trabzon’da olan bir iş dolayısıyla kendisi bizzat Trabzon’a gitme işini üzerine almış. Yola çıkmayı böyle arada farklı hava almayı seviyorum diyordu. Trabzonlu’dan konuştuk, insanlar sen bizi almadan önce bize ters ters bakıyordu demiştim, ya sorma dedi, iki gün oldu ben geleli insanları anlamadım, herkes paltolarla geziyor ve sanki hepsi birer patlamaya hazır bomba. Bir şey demeye korkuyorum tersleneceğim korkusuyla diyordu. İnsanların çok agresif olduğundan dem vuruyordu. Karadenizlilerin tabanca merakından da konuşmuştuk, o da haklı ne yapsın diyor adam, çetin Karadeniz’e karşı (Şubat ayında gerçekten karadeniz’in çok iç karatıcı hallere bürünebileceğini fark etmiştim sahil yolundan geçerken. Hiç durulmayan ve ardı arkası kesilmeyen dalgalarıyla Karadeniz, gıpgri ve bulutlu bir hava yağıp yağmadığı belli olmayan yağmur ve yapraksız kupkuru ağaçlar. Sıcak iklim insanı için bu gerçekten iç karartıcı bir görüntü bu iklimde uzun süre yaşayamam demiştim. (Evet bu görüntüyü sonbaharda bir süre İstanbul’da da görüyoruz ancak Karadeniz sonbaharı / kışı İstanbul’la karşılaştırılamayacak kadar depresif bana göre)) Ne yapsın diyordu adamlar, tüfeği tabancayı alıp akşama kadar karadenize ateş edip enerjilerini atıyorlar.

Muhabbet ede ede baya bir yol almıştık, bazen uzunca sustuğumuz oluyordu dışarıyı izliyordum. Uçsuz bucaksız sahil yolu ve Karadeniz vardı önümde. Şoför bu yolu ilk defa kullandığını ve başkalarının kendisini uyarmakta haklı olduğunu söylüyordu. ‘Bitmek bilmeyen ve çok monoton bir rota’. Nihayet Ordu’yu geçip Ünye’ye varmıştık. -Gelecek rotamızdan söz etmedim şuana kadar. Kafamızda olan şey Ünye’den aşağı güneye doğru diklemesine yardırıp Sivas’a kadar otostop yapmaktı. Ahmet Can oradan Eskişehir’e ailesinin yanına geçecek ben de Kapadokya’ya arkadaşlarımın yanına gidecektim. Beni bekliyorlardı, Kayseri’de buluşacaktık ancak Kazbek’te mahsur kalmam işleri biraz aksatmıştı. Göreme’ye geçip beni direk orada beklemeye başladılar.- Bizim için sahil yolundan biraz çıkarak Ünye’nin iç taraflarından geçmişti şoför. Sanayi bölgesi gibi bir yerde indik, bi A-101 gözümüze kestirdik gidip bir şeyler aldık sonra Tokat tabelasının yönlendirdiği yola doğru yürümeye başladık. Yürürken çevremizden geçen herkes bize bakıyordu, önümüzden geçen teyzeler dönüp bir daha bakıyor, kapısının dışına çıkan esnaf gözünü bize dikerek süzüyordu. Çocuklar da ilk defa böyle bir şey görüyormuş gibi tepki veriyorlardı. Buradan otostopla çıkmamız imkansız diye düşünmüştüm bu görüntü karşısında, yine de Tokat tabelasının altında bekledik. Yarım saat kadar bekledik, Ordu haricinde yabancı plaka pek bir araba görmemiştik, kimse Tokat yoluna girmiyordu, yanımızdan geçen her araba şehir içinde bir yerlere giden arabalardı. Kış otostopunun böyle dezavantajları var. Haritada gördüğünüz her yolu kullanamıyorsunuz evdeki hesap çarşıya uymuyor bazen. Kışın bazı yolların kullanımı hiç olmadığı kadar seyreliyor araba zor görüyorsunuz kaldı ki bir de geçen bu arabaların sizi alma konusu var! Beklemenin çok anlamı yoktu Tokat-Sivas yoluna giden bir araba düşüreceğimiz inancını kaybetmiştik. Buraya kadar da iyi geldik diye kendimizi avutarak geri kalan yola otobüsle devam etme kararı aldık.

Otoyol çıkışından tekrar şehrin içine yani sahil tarafına doğru yürümeye başladık. Otobüs terminalini bulup biletleri alacaktık. O gün de Cuma idi ve sela okunmuştu. Baya bi namaz yemiştik bari Cumayı kılalım dedik, bir minareyi takip ederek cami bulmuştuk ezan da okunmaya başlamıştı abdestleri aldık dışarıda hasır üzerinde hafif yağmur çiseler halde biraz kuru biraz ıslak olarak namazı kıldık. Bottan ayağımı çıkardığımda öyle bir buhar çıkıyordu ki, sanki tütüyor ayağım. Botları giydik çantaları aldık, çarşıya benzer bir yere çıktık. Burada bankalar ve mağazalar vardı. Ünye’ye yanlış bir yerden girdiğimizi anımsadım sonra, başta gördüğüm kırsallık yok olmuş adeta bir şehirle karşılaşmıştım. Bir esnafa yaklaştık selam verip otobüs terminalini sorduk. Hemen dükkanının önünden minibüse binip sahil yoluna kadar giderek oradan da farklı bir minibüsle terminale gidebileceğimizi söyledi. Yürüme kaç dakika sürer acaba minibüse binemeyiz hiç nakit paramız yok dedim, esnaf abi sağolsun bir 5 lira uzattı bize alın gençler yürümeyin dedi. Sahile kadar gidin orada atmler de var zaten paranızı da oradan çekebilirsiniz dedi. Esnafın yaptığı bu jest kafamda kurduğum bütün Ünye önyargısını yerlebir etmişti. Başta bizi yabancılayan bakışlardan sonra Ünye’nin kendi içine kapalı pek de misafirperver bir yer olmadığı düşüncesine kapılmıştım. Yani buna beraber kapılmıştık Ahmet Can da yabancılayan bakışlardan rahatsız olmuştu. Öğrenci olduğumuzu anlayan ve yardımcı olmak isteyen esnaf ile de kafamdaki imajını tazelemişti Ünye :).

Minibüsle sahil yoluna ulaştık burada atm’lerden paralarımızı çekmiştik. Sonra yine birilerine terminalin ne tarafta ve ne kadar uzaklıkta olduğunu sorduk. Neden gitmek istediğimizi sordu, bilet alacağız dedik. O da bilet almak için gitmeye gerek olmadığını hemen 50 metre ilerde zaten bu otobüs firmalarının yazıhaneleri olduğunu söylemişti. Gidip buradan da biletlerinizi alabilirsiniz niye boşuna gideceksiniz terminale demişti. Daha iyi olur dedik gittik biletlerimizi aldık. Ahmet Can 3-4 saat sonraya Eskişehir’e almıştı biletini. Benim Nevşehir biletim akşam 10’da idi ve baya bir takılmam gerekecekti Ünye’de. Biletleri aldık sonra inceldiği yerden kopsun ulan diyerek bir kebapçıya kapağı attık. Paraya kıyıp 2 porsiyon adana söyledik. Gürcistan’a girdiğimizden beri yediğimiz ilk et olacaktı bu. Doya doya yedik kebapı da mezesini de. Yine çay ikramı geldi burada da sağolsunlar. Çayı içtik, çantamızı bırakmak için müsaade istedik, olumlu yanıt verdiler. Çantaları bırakıp sahile dolaşmaya çıktık.

20160129_152609.jpg

Hava oldukça sisliydi, ufuk çizgisi sanki kaybolmuş ve deniz nerede başlayıp nerede bitiyor belli olmuyordu. Burada bir süre durmuştuk denizi seyrediyorduk, biraz yürüdük sonra hemen sahil yanında cafeler olduğunu gördük. Güzel düzenlenmiş parkların içindeydi bu cafeler, bunlardan birisine oturduk birkaç saat muhabbet ettik Ahmet Can’la, 15 gün neler yaptık başımızdan neler geçti, bunları konuşuyorduk. Gerçekten unutamayacağım ve aradan tam bir sene geçtikten sonra hala ayrıntılarıyla kaleme alabileceğim bunca macera yaşamıştık. Silinmez anılar bırakmıştı bende bu gezi, Ahmet Can ile Fatih aracılığıyla ilk defa bu gezide tanışmıştım ama çok iyi kaynaşmıştık. Hatta bazı zamanlar ikimiz bir olup Fatih’e kendi kararlarımızı dayatıyorduk bizim deli Fatih’ten daha çok kafamın uyuştuğu zamanlar olmuştu Ahmet Can ile :D. 3 kişi olmamız da çok güzel olmuştu çünkü ne zaman bir karar alıyor olsak, 2’ye bir olduğu için grup halinde rahatça karar alıp harekete geçebiliyorduk. 2 kişi ile bunun zor olabileceğini duymuştum çünkü iki ayrı düşünce ve fikir ile karar almak üç kişi ile karar almaktan çok daha zor bir şey. Birbirimizi hiç kırmadık hiç söylenmedik örnek bir dayanışma sergileyerek unutulmayacak bir maceraya atılmıştık ve çok güzel bir şekilde de bunun sonuna gelmiştik. Ahmet Can’ın otobüs saati gelmişti sarıldık ve helalleştik sonra Ahmet Can kalktı ve cafeden ayrıldı. Sahilde dolaştıktan sonra çantalarımızı alıp geçmiştik kafeye. Benim çantam da yanımdaydı 5 saat gibi bir süre daha beklemem gerekecekti. Bazı telefon görüşmeleri yaptım. Ailemi aradım, Kapadokya’daki arkadaşlarla görüştüm sonra çay içip kitap okumaya başladım. Arada çıkıp hava alıp geri geliyordum.

Burada cebimde biriktirdiğim fişleri vs. çıkartmış harcadığım paraların hesabını yapmıştım. Ortaya çıkan net parayı şuanda hatırlayamıyorum ancak bana hiç de pahalıya malolmamıştı. Aksine olabildiğine ucuz ve düşük bütçeli bir seyahatti benim için. Burada hesap yaparken gümrükte aldığım sigararlarla alakalı bir problem olduğunu fark ettim. Bir karton marlboro 18€ idi üzeri fiyatına bakarak almıştım, 4 karton sigara 5-6 tane de açık paket almıştım. Fişte total fiyat yazıyordu ancak ben nasıl hesap yaparsam yapayım en az 5-6 kartonluk bir fiyat çıkıyordu. Bir yanlışlık olduğu belliydi huzursuz olmuştum bu yüzden ama en başta yazdığım gibi İstanbul’a döndüğümde çözmüştüm bu problemi. Gürcistan gümrüğündeki freezone’a mail atarak fişimi göndermiştim ve bir yanlışlık olduğunu söylemiştim. Bana dönüş yaptılar ve hatayı teyit ettiler, kasiyerin bir karton sigarayı iki sefer geçirdiğini bu yüzden bir karton sigara fazla para aldıklarını ve paramı iade edebileceklerini yazmışlardı. Western Union aracılığıyla 18€ mu İstanbul’dan geri aldım :).

Saat 10’da otobüse bindim ve Nevşehir’e doğru yola çıktım. Sabah 8 gibi Göreme’ye varmıştım. Gece otobüslerini hiç sevmiyorum. Otobüslerde uyuma işini de hiç beceremiyorum. Bu gece yolculuğu da baya huzursuz geçmişti. Sürekli kafamı cama vurarak uyanıyordum. Birkaç saat uyuyor sonra tekrar kalkıyordum bir süre boş boş dışarıyı izliyor gözüm alıyor sonra tekrar tekrar uyanıyordum. Boynum belim her tarafım tutulmuştu. Otobüsler ya vites atıldığında ya da farklı bir sebebe bağlı olarak -belki devir değişmesinden- çıkardıkları bir ses vardır, insan esnediğinde nasıl bir ses çıkarırsa otobüslerin de esnemesine benzetiyorum bu sesi. İşte bu ses sanki kabusum olmuştu. Gece boyu beynime işleyip durmuştu. Ha bu arada otobüse bindiğimde cam kenarı koltuğumda oturan yolcuyu tartışarak kaldırmıştım yerinden. Daha doğrusu kaldıramamış ve muavini çağırmıştım. Özellikle cam kenarı aldığım halde -özellikle almamıştım halbuki- bir yolcunun benim koltuğumda oturduğunu ve kalkmasını istediğimi söylemiştim. Baya bir itiraz etti adam ben de cam kenarı diye binmiştim de falandı filandı diye karşı çıkmak istedi ısrarıma dayanamayınca kalktı kendisine başka boş bir cam kenarı buldu. Buradan kaldırmaya kalkma beni sakın ha dedi muavine. İyi de olmuştu aksi adam benim yanımda oturacağına kalkıp baya uzak bir koltuğa yerleşmişti.

Zorlu ve yaklaşık 10 saat süren bu otobüs yolculuğundan sonra Göremeye inmiştim. Kayseri’den whatsapp grubuna yazmaya başlamıştım beyler az kaldı geliyorum hazırlıklı olun gelip beni alın diye. İki arkadaşım beni bekliyordu; Eduardo ve Blas. Erasmus programı ile İspanya Madrid’den bizim okula gelmişlerdi ve ortak bir dersimiz vardı: Political Anthropology. Bu derste tanışmıştım ikisiyle ve birbirimizi çok sevmiştik. Okulda sürekli beraber takılmaya başladık tanıştıktan sonra, her hafta sonu bir yerlere götürüyordum onları. Sürekli çay nargile içip muhabbet ediyorduk. Onların İspanya’dan arkadaşları geliyordu beni onlarla tanıştırıyorlardı ben de onları eski arkadaşlarımla tanıştırıyordum. Süleymaniye’de unutulmayacak sohbetlerimiz oldu. Bana sürekli soru soruyorlardı, ardı arkası kesilmeyen sorular. Dinden siyasetten kültürden tarihten her konudan saatlerce süren tartışmalarımız olmuştu. Benimle tanıştıklarına çok memnun olduklarını söylüyorlardı her fırsatta, ben de aynı şekilde onlarla tanıştığım için çok mutluydum. Tanıdığım tüm Erasmus öğrencilerine zıt bir tarzları vardı. Taksim ve Kadıköy yerine Süleymaniye ve Üsküdar’da takılmak istiyorlardı her seferinde :). Bir keresinde arabayla Sakarya’ya bile götürmüştüm ikisini. Daha kalabalık bir ekip olarak gitme planı vardı asıl ancak bağğzı arkadaşların işleri çıkmasından dolayı 2 İspanyol 1 Türk şeklinde gerçekleşmişti plan neticede. Kapadokya gezimizden önce bu iki elamanla yaşadığım şeyler için belki ayrı bir yazı kaleme almalıyım giriş babında böyle bir tanıtmış oldum kendilerini sadece mesela Blas’la beraber Bozdoğan Kemeri’ne tırmanmıştık. Bu hayatımda ilk defa yaptığım bir şeydi. Kendileriyle hala görüşüyorum hatta onlarla tanışmamdan belki kaynaklandı bu, İspanyolca çalışmaya başladım ve bir dahaki sene Erasmus için İspanya’ya gitme planları yapıyorum.

Göreme taksi duraklarının yanında indirdi beni otobüs, benimle birlikte bir iki kişi daha inmişti geri kalanı Nevşehir’e doğru gidecekti hatta son durak neresiydi hatırlamıyorum Nevşehir değildi heralde. Birader ben indim diye aradım Edu’yu on dakika olmadan gelmişti. Sarıldık, gülüyordu bana bakarak, nasıl geçti yolculuğun diye sordu. İyi geçti dedim ama baya dağınık bir vaziyetteydim. Çantalarımı aldı sırtladı, en son Tiflis’te duş alabilmiştim bunu hesaba katarsak halimi kafanızda canlandırabilirsiniz. Gülmeye devam ediyordu Edu sonra Kapadokya hakkında kısaca bilgi verdi onlar da bir gün önce -ya da iki gün önce- gelmişlerdi oraya. Bizim güzergahımızın tam zıttını izlemişlerdi. Biz nasıl kuzeyden yola çıkıp Gürcistan’a geçtiysek onlar da, güneyden Akdeniz üzerinden seyahat ederek Kıbrıs’a gitmişlerdi. Ben Ordu’dan aşağı inmiştim onlar da Kıbrıs’tan yukarı çıkmışlardı Kapadokya için ve ortada buluşmuştuk. Yerleştikleri otele geçtik, taksi duraklarına hiç de uzak olmayan bir yerdeydi, içeri girdik, Blas holde bir sedir üzerinde ayakkabısını çıkartmış ve bağdaş kurmuş halde oturuyordu. Onunla da sarıldık biraz konuştuktan sonra ben acil olarak müsaade isteyerek duş almam gerektiğini söyledim. Odaya götürdü Edu, 3 kişilik bir odaydı ve oteli beğenmiştim gayet temiz ve düzenli görünüyordu. Çantalarımı odaya bıraktık, biz holde oturuyoruz işin bitince gelirsin yanımıza dedi ve anahtarı bırakıp çıktı. Kendimi banyoya attım, benim için ufak bir şampuan da vardı burada. Üzerimdeki kiri pası kazıya kazıya yıkanmıştım çok iyi gelmişti, 6 günlük mahsuriyetten sonra – Kazbek -20 derece falandı ve kaldığımız yerde sıcak su yoktu. Hiçbir şekilde duş alamazdık banyodan çıktığımız saniye hasta olma korkusundan dolayı da duş alamamıştık-  ve 1440 km gibi hiç konaklamadan ve düzgün uyku çekmeden aldığım yoldan sonra nihayet biraz olsun rahatlamıştım.

20160130_094410.jpg
Göreme’ye indiğimde çektiğim ilk fotoğraf

Duş aldıktan sonra hole çıktım ben de, ikisi de oturuyordu orada. Menüden kahvaltı seçebileceğimi ve kahvaltı yapabileceğimi söylediler. Omletli bir menü seçmiştim burada bir süre yaptığımız gezileri konuştuk karşılıklı olarak çektiğimiz fotoğraflara baktık. Gerçi haberleşiyorduk zaten sürekli, Kazbek’te 4. gün bir ses kaydı yollamıştım, beyler burada 20 gün bile kalabileceğimizi söylüyorlar öyle bir şey söz konusu olursa size haber vereceğim, yanınıza gelmeyi çok istiyorum ama bu mümkün olmayabilir demiştim. Şimdi yanlarındaydım, kahvaltımı yaptıktan sonra hazırlanıp çıkabileceğimizi ve etrafı gezebileceğimizi söylediler. Ben de, ben size tabiyim burayı benden iyi biliyorsunuz demiştim. Yemeği yedikten sonra çantaları alıp hazırlanıp onların kafasındaki rotayı uygulamak üzere dışarı çıkmıştık. Zaten benim araştırmaya hiç fırsatım olmamıştı ve Kapadokya hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.

Göreme meydanda A-101 var buradan alışveriş yapıp kendimize yolluk hazırlamıştık. Su, biraz meyve, peynir ekmek vs. almıştık sonra da peri bacalarının arasına daldık. İlk girdiğimiz yer, kaldığımız yere oldukça yakın olması sebebiyle ‘aşk vadisi’ olmuştu. Eduardo buraya ‘penis’ şeklinde peri bacaları olması sebebiyle aşk vadisi dendiğini söylemişti. Troll olup olmadığını anlayamamıştım o an ama gayet ciddi söylemişti bunu. Ya birisi de onu yemiş ya da işin aslı buydu gerçekten. Araştırma yaptığımda neden aşk vadisi olduğu hakkında bir bilgi de bulamadım zaten.

Aslında Kapadokya’yı gezmek için en iyi sezon değildi bu. Şubat ayı. Kış mevsimi ama kafamda olan şey NBC’nin Kış Uykusu filmindeki gibi beyazlar altında bulmaktı Kapadokya’yı. O şekilde bir görüntüyle karşılaşmadım kar yağmış ama sonra erimişti. Bu Eduardo’nun ikinci gelişiydi, Ocak ayınının başında bana attığı bir fotoğrafta gerçekten görmek istediğim gibi bembeyazdı her yer. İlk gün aralıklarla kar görüyorduk sadece hiç yağış da olmadı ama her yer çamur içindeydi. Yürüyüş parkurları için doğal olarak bir düzenleme yapılmamıştı parke taşlar ya da herhangi bir şey yoktu bu yüzden parkurlar tamamen çamur içindeydi ve bata çıka yürümek zorunda kalıyorduk. Çamura girmemek için bazı yerlerde tümsekleri tırmanıp yukarılardan yürüyorduk. Aşk vadisi bu şekilde sivri ve ilginç peri bacalarından oluşuyor, coğrafya kitaplarında görüp de keh keh güldüğümüz o şekildeki peri bacalarını görmek için aşk vadisine gitmeniz gerekiyor :). Burada bazı güvercinlikler de var ama bana asıl güvercinliklerin güvercin vadisinde olduğunu söylemişlerdi.

Bu parkurdan doğruca devam ederek Uçhisar’a doğru yol alıyorduk. Bir düzlüğe çıktığımızda net bir şekilde görünmeye başladı Uçhisar ve oldukça heybetli görünüyordu çok hoşuma gitmişti. Yaklaştıkça daha da güzelleşmeye başladı bu büyüleyici bir şeydi gerçekten, resmen insan eliyle bu kocaman kayaç oyulmuş ve bir kale yapılmıştı! Tarihi bilgilerini gerçekten hatırlamıyorum şuanda zaten okumadan gittiğimi söylemiştim girişte basit tanıtım tabelasından okumuştum sadece kısaca tarihini onu da şimdi hatırlamıyorum. Bir bakmak lazım. Hepimizde de müzekart vardı ancak bu kaleye girişte müzekart kabul etmiyorlar, ama çok pahalı bir şey de değildi ki ne kadar pahalı olursa olsun zaten o kaleye girmeniz gerekiyor. Daha önce muhabbet ederken Edu Baskların İspanya’da ‘taş kaldırmak’ gibi bir sporları olduğunu söylemişti bunun hakkında şakalaşıyorduk. Şöyle bir şeymiş:

A4B8GJ.jpg

Uçhisar kalesine girdiğimizde hemen girişte aynı buna benzer yuvarlak bir taş görmüştük büyükçe, Eduardo koşarak taşın yanına gitti ve sanki taşı kaldırıyormuş ve zorlanıyormuş gibi komik bir poz vermişti. -fotoğrafı bende yok- O bu pozu verdiği sırada yanımızdan geçen bazı kızlar gülmeye başladı ve Edu’ya gidip İspanyolca bir şeyler dediler. Onlar da olayı anlamış ve gülmüşlerdi ayaküstü sohbete başladılar beni göstererek ‘turco’ amigo falan diyordu, İspanyol kız oh so you are Turkish? dedi yes dedim, bu kızın arkadaşı da “aa Türk müsünüz merhaba” dedi. 2 İspanyol ve 1 Türk kız arkadaş Kapadokya gezisi yapıyordu. Ayaküstü sohbet etmiştik onlar Uçhisar gezisini bitirmiş ayrılıyordu biz de girişteydik ve yukarıya çıkacaktık. Güzel tesadüf olmuştu gerçekten o an. Akşam bi kahvehanede çay içerken, muhabbet ortasında şöyle bir soru zıplamıştı havaya -fuck! why didn’t we hang out with these girls??-

IMG_3114.JPG
Uçhisar Kalesi tepesinde

Uçhisar’ın içi gerçekten güzel, yani buna bizzat şahit oluyorsunuz insan eliyle vura vura kazıya kazıya koridorlar odalar açmışlar ve kat kat bir hisar inşa etmişler. Daha sonra zaten bütün bu Kapadokya’nın yeraltından tünellerle birbirine bağlandığını ve yeraltı şehirleriyle dolu olduğunu öğrenince hayranlığım katbekat artmıştı buraya karşı.  En yukarıya çıktığınızda manzara gerçekten muhteşem. Yerdeyken görmediğimiz karlar evlerin çatılarında ve çevrede belirmiş ve görmek istediğim görüntüyü kısmen olsa da yakalamıştım. Gözünüzün alabildiğine bütün Kapadokya’yı görebiliyorsunuz her yer karstik kayaçlarla ve peribacalarıyla dolu kayaçların aşınma şeklini ve aşınma seviyelerini gözlerinizle görebiliyorsunuz ve de Erciyes Dağı tabi ki. Fotoğraflarım arasında Erciyes Dağı’nı bulamadım. Çekmemiş olmam imkansız, sis yüzünen belli olmuyor fotoğraflarda sanırım. National Geography’den bir fotoğraf koyayım ben de:

0c68d8dd-1d46-40e6-962c-b7ee4c8f1772.jpg
http://m.nationalgeographic.com.tr/Content/SingleShot/17906

Uçhisar’dan baktığınızda biraz daha küçük yine benzer bir kale daha görünüyor. Bunun ismi Orta Hisar, gidip ziyaret etme gereği duymadık biraz uzaktı zaten. Bir görevliye, burası Uç hisar olduğuna ve oradaki de Orta hisar olduğuna göre ilk hisar nerede? diye sordum. Böyle bir hisar olmadığını sadece iki tane olduğunu söyledi o da. Kim bilir belki de geçmişte vardı ve bir şekilde yıkıldı. Kaleyi gezdikten sonra dönüş yoluna geçtik, yanından geçtiğimiz ufak bir camide namaz kıldım ben. Böyle zamanlarda cami güzelse eğer gelip içeride değilse ayakkabıları çıkarmakla uğraşmak istemedikleri için dışarıda bekliyorlardı. Aramızda kurduğumuz müthiş bir iletişimdi bu, bir keresinde Eduardo evimi ziyaret edecek olursan senin için bir seccade alacağım demişti. Sürekli dini konularda tartışmalara giriyorduk ve İslamiyet’i araştırma konusunda oldukça ilgililerdi. Blas bir yerden İngilizce Kuran bulmuştu ve onu okuyordu mesela otelde. Onları hiçbir zaman dine davet etmedim yanlarında sadece dinimi yaşamaya çalışıyor ve ilgilendikleri konu hakkında sordukları soruları cevaplandırmaya çalışıyordum. Karşılıklı olarak çok samimi bir ilişki kurmuştuk farklı dinlerin farklı ulusların farklı dillerin insanları olarak birbirimizi çok iyi anlıyorduk ve bütün bu farklılıklar birbirimizi birer kardeş gibi görmemizin önüne geçmemişti hiçbir zaman. Kıbrıs gezisi sırasında birisinin hediye olarak verdiği bir şişe vodkayı hiç açmamışlardı yanımda, gerçi bir yerden ellerine geçen bir sucuğu doğrayarak yemişlerdi. Bu helal olmayan bir sucuktu tabi ki, bunu çöpe atamayız ve şimdi yemezsek bozulur demişti ben de benim için problem olmadığını söylemiştim. Sonuçta kendisi doğrayıp kendisi yedi benim ekmeğime yolluğuma karıştırmadan.

Dönüş yolunda güvercinlik vadisinden geçmiştik ve burada bir kilise görmüştük. Kiliseyi ziyaret ettik, dışarıdan normal bir peri bacası olarak görünen ve içi oyularak ibadethane yani bir kilise yapılan bir yerdi burası.  Güvercinlikler (güvercinler için küçük delikler halinde oyulmuş peri bacaları) ve at çiftliklerinin yanından geçerek  otelin olduğu tarafa doğru gidiyorduk. Hava kararmaya başlamıştı Göreme meydanın yakınlarında güzel manzarası olabileceğini tahmin ettiğimiz bir tepeye çıktık buradan gün batımını izleyebilirdik. Hava aşırı bulutlu olduğu için güzel bir günbatımı manzarası yakalayamadım ancak akşam Göreme’yi ışıklandırmalarla görmek de oldukça keyifliydi.

IMG_3198.JPG
Akşam saatlerinde Göreme ve en sonda Uçhisar

Hava hepten kararınca otele dönmüştük biraz dinlendikten sonra üstümüzü başımızı silip bir yerde çorba içmiştik daha sonra da yukarıda bahsettiğim kahvehaneye gitmiştik kafelerde çaya fazla para vermek içimizden gelmemişti :). Daha sonra otele dönüp biraz kitap okuyup yatmıştık.

Ertesi sabah biraz erken saatlerde kalktık kahvaltımızı yapıp çantaları hazırlayıp çıktmıştık dışarıya hemen. Göreme çıkışından Nevşehir’e doğru otostop yaptık, çok vaktimizi almamıştı bir arabayla Nevşehir’e gitmiştik buradan gitmek istediğimiz yeraltı şehrine ‘Derinkuyu’ minibüsler olduğunu ve pahalı olmadığını öğrenince otostop yapmak yerine minibüse binmiştik. Derinkuyu gerçekten çok farklı bir yer, hayatımda ilk defa bir yeraltı şehri görmüştüm. 8 katlı bir yeraltı şehri, düşmandan kendilerini korumak için küçücük tüneller açmışlar buradan eğilmeden yürüyemiyorsunuz bazı tünellerin ortasında tuzaklar hazırlamışlar mesela tekerlek gibi yontulan kayaları kenarlara koymuşlar ve bu kayanın ortası da delik düşman gelince bu kayayı çekerek geçişi kapatıyorlarmış ve ortadan ok yağmuruna tutuyorlarmış ya da mızraklarla deşiyorlarmış düşmanı. Ayrıca bu yeraltı şehrini yapanlar milattan önceki yani antik zamanlara değil ilk Hristiyanlar dönemine uzanıyor. Roma’nın şerrinden sakınmak için böyle gizlemişler kendilerini. Zaten yeraltı şehirlerinde bolca kiliselere şahit oluyorsunuz.

Derinkuyu yeraltı şehrini gezdikten sonra yukarı çıkıp dönüş yoluna geçecektik. Dönüşü otostopla yapacaktık bir araba durdurduk, şoför arkadaşların İspanyol olduğunu öğrenince Arda Turan’dan sormaya başladı onların da futbolla pek ilgisi olmadığı için evet evet iyi oyuncu demekle yetiniyorlardı sadece. Yolumuzun üzerinde bir yeraltı şehri müzesi daha olduğunu ve burayı da gezebileceğimizi söyledi abi biz de orayı da ziyaret edebileceğimizi söyledik. Bu Kaymaklı Yeraltı Şehri’ydi. Bizi müze girişine kadar götürdü sağolsun, burası Derinkuyu kadar büyük değildi o yüzden de aşırı turistik değil ve çok da kalabalık değil. Birbirine çok benzer yerler zaten orayı da sevmiştik. Yukarı çıktığımızda Derinkuyu’da terk edilmiş ve sefil halde bir kilise gördük. Hiç bakılmamış ve kapısına kilit vurulmuş bir yer. Duvarları sprey boyalarıyla yazılarla doluydu, bu Kapadokya bölgesi yeraltıyla yerüstüyle tarihi bir hazine ve miras. Buna turistik ve para gözüyle bakmıyorum ben ama hiç kadrini kıymetini bilmiyoruz buraların. Yeterli önemi gösterdiğimizi hiç sanmıyorum. Sadece burası da değil ülkenin her yerinde. İnsanlarda bilinç yok tarihi eserlerin üzerinde seni seviyorum bilmem ne yazılarını görmek o kadar kahredici bir şey ki.. Kaymaklı’dan çıktıktan sonra Nevşehir’e kadar bir arabayla sonra Göreme’ye kadar başka bir arabayla gittik otostopla. Dönüşte açık hava müzesini ziyaret ettik. Burası asıl kiliselerin vs. toplandığı ve en önemli olan yer. Girmek için para vermeniz ya da müze kart göstermeniz gerekiyor. Ancak girince yine kiliselerin en baba olanı için bir daha para vermeniz gerekiyor ve müzekart kabul etmiyorlar bu sefer. Diğer bütün kiliseleri gezebilirsiniz. Bazı kiliselerde haçlı şövalyelerinin işaretlerini görmek çok ilginç gelmişti. Bu şövalyelerin kaldıkları yerleri yemek yedikleri yerleri vs. görüyorsunuz ve gördüğünüz her şey oyma şeklinde. Açık hava müzesini gezdiğimiz gün hava baya bi açmıştı ortada kar falan kalmamıştı sanki bir günde kıştan sonbahara geçmiştik. Burada güzel fotoğraflar yakalayabilmiştim. Açık hava müzesini de gezdikten sonra Kapadokya gezimizi tamamlama kararı almıştık yapacak fazla bir şey kalmamıştı daha Konya’ya doğru yol alabilirdik.

Ertesi sabah yine erkenden kalktık önceki gün beklediğimiz noktaya giderek otostop için beklemeye başladık, çok geçmeden dün bizi alıp Nevşehir’e götüren araba göründü, işte arabamız geliyor diyerek gülmeye başlamıştık. Araba yanımızdan geçerken el ettik sanki bizi almak için önceden sözleşmişiz gibiydi bir dakika bekleyin geliyorum tarzında bir hareket yaptı, önümüzden geçti dönüş aldı bir dükkandan bir şey aldı ve tekrar gelip aldı bizi. Ufak peugeot partner di araba lacivert renkli, bagaj çantalarımızı almamıştı bir kısmımız kucağımızda taşıyorduk. Bu arada ön koltuğa doğal olarak her seferinde ben biniyordum, hem tercümanlık görevi görüyordum hem de ben yönlendiriyordum şoförleri. Aksaray’dan direk Konya’ya gidecektik ama aramızda birkaç kez bahsi geçen Tuz Gölü’nü de görme kararı almıştık. Bu 280 km gibi yol artışı demekti. Aksaray’a varana kadar karar vermemiştik buna gerçi ama Aksaray’dan Şereflikoçhisar’a çok kısa sürede bir tır durdurmuş olmamız planımızı gerçekleştirmek için bize yardımcı olmuştu.

kulu.png
Yeşil güzergah ile doğruca Nevşehir’den Konya’ya gidilebileceği gibi kırmızı yolu takip ederek Tuz Gölü’ne ayağınızı sokarak da Konya’ya devam edebilirsiniz
20160201_111656
Aksaray’dan Şereflikoçhisar’a

Nevşehir’e kadar bizi önceki gün arabasına alan abi götürmüştü, Nevşehir’den Aksaray’a kadar Aksaray Üniversitesi’nde görevli bir akademisyenle gitmiştik Arkeoloji uzmanıydı ve bize bölge hakkında çok faydalı bilgiler vermişti yol boyunca, kısa süre önce İspanya’yı gezmiş olması da güzel bir tesadüf olmuştu. Aksaray’a indiğimizde kayınvalidesinin yaptığı poğaçaları poşet olarak bize verdi arabada zaten portakal muz falan ikram etmişti ama inince kalanını da yine bize verdi. Tuttuğumuz pankart çok hoşuna gitmişti “Biz olsak sizi alırdık” Aksaray’a vardığımızda o da arabasından inmişti bizden bu pankartı tekrar tutmamızı ve poz vermemizi istedi bir selfi çekmişti sonra :). Aksaray’da indikten sonra bir tır çevirdik bu çok kısa sürmüştü Şereflikoçhisar’a giderek tıra tuz yükleyeceğini söylüyordu genç birisiydi 30lu yaşlarında ya var ya yoktu. Tam samimi bir anadolu delikanlısıydı tıra binmeden önce ayakkabılarımızı çıkarmamızı tembihledi biz de öyle yapmış tıra binince ayakkabıları bir gazetenin üzerine koymuştuk. Çok samimi birisiydi güzel sohbetimiz olmuştu, tırı adeta ev gibi döşemiş arkada yatağı vs. vardı. Ön kısımda da yerde halı vardı  bu yüzden ayakkabı ile basmamamızı istemişti. kendisi de ayakkabısını çıkarmış hatta bir ayağını yukarı doğru uzatmış ve tırı 81 hız limitine sabitleyip o şekilde sürüyor sadece direksiyonu çeviriyordu. İnerken bize su şişelerinden almamızı söyledi teşekkür ederek aldım ve ben de ona az önceki arabadan aldığımız muzlardan ikram ettim o da çok mutlu olmuştu ben karşı bir ikramda bulununca. Tırcı abi bizi Şereflikoçhisar girişine 3-4 km kala bir yerde indirmişti. Bir süre yürüdükten sonra otostop yaparken siyah renkli bir toros durdu önümüzde. Baya eski bir arabaydı dökülüyordu adeta ve ön koltuklar doluydu ve arkada da iki kişi oturuyordu. Nereye diye sordu şoför Tuz Göl’üne doğru gidiyoruz dedim, buradan oraya kolay kolay araba bulamazsınız atlayın sizi çıkışa kadar götüreyim dedi. Araba alacak mı bizi dedim gülerek alır alır niye almasın dedi, indi arabadan çantaları bagaja lpg tüpünün yanına koyduk, arkada oturanlardan biri ön koltukta oturan kişinin kucağına oturdu bizde arkaya dört kişi sıkış tıkış üst üste oturduk. Çok komik bir görüntüydü ve arabadakiler de bizden birkaç yaş büyük gençlerdi. Melih Gökçek’in fotoğraflarını görüyordum sağda solda, Ankara Büyükşehir Belediyesi yazısını gördüm sonra çöp konteynırlarında bu ilçenin Ankara’ya bağlı olduğunu bilmiyordum ve o an öğrenmiş oldum. Bu ilçe kırsal bir anadolu ilçesini andırıyordu, arabayı süren genç de aynaya bakarak, burası Şereflikoçhisar’dır dedi. Ankara’nın bir ucu, siyasetçilerin bürokratların siktir ettiği ve unutulan ücra bir yerdir burası. Arkadaşların yabancı olduklarını anladıklarında ülkenize gidince bizi iyi tanıtın ha, bizler iyi insanlarız ha diyordu. İlçe çıkışına geldiğimizde çantaları alırken de birader Avrupa Birliği’ne selam söyle alsınlar bizi artık diyordu gülerek ben de aynı şekildi çeviriyordum. Gülüştük selamlaştık teşekkür ederek ayrıldık. Trafik ışıklarının ilerisinde pankartı çıkartarak beklemeye başladık. Bir opel astra durdu, nereye gençler dedi, bıyıklı ve gözlüklü bir abiydi bu. Tuz Gölü’ne gidiyoruz dedim gelin girişe kadar götüreyim dedi. Yol muhabbeti bitince bana namazlarımı kılıp kılmadığımı sormuştu kılıyorum demiştim sonra arkadaşlara onların ülkesindeki insanların dinleri hakkında sorular sormaya başlamıştı ve onların din görüşünü öğrenmek istiyordu. Eduardo bizim ülkemizde ve genel olarak Avrupa’da insanların dine burada olduğu kadar artık ilgi duymadığını söylemişti. Kendisi bir kuran kursu hocasıydı ve Risaleyi Nur’u bilip bilmediğimi sordu bana. Risaleyi Nur programları için birkaç sefer İsveç’e gidip geldiğini söyledi ve arabadan inerken bana Said Nursi’nin Sözler kitabını hediye ederek okumamı istedi. Gülen cemaati ile bağlantılı olup olmadığı hakkında net bir fikir yürütemedim ama Risale okuyucularından olmalıydı, gerçi İsveç’e gidip geldiğine göre cemaatle bağlantılı olabilir miydi.. bilmiyorum Fetullah Gülen’den söz açılmamıştı yol boyunca Risaleyi Nur’dan nasihatler vermişti. İndiğimizde torpidonun altını üstüne getirmişti İngilizce bir kitap bulabilmek için arkadaşlara hediye edecekti ama bulamadı. Ah be ah be hep olurdu tüh yok şimdi bulamadım diyordu, İngilizce kitap bulamadığı için üzülmüştü. Biz de o sırada Tuz Gölü Giriş tabelasınının yanındaydık teşekkür edip ayrılarak Tuz Gölü’ne geçtik.

Gölün yanına geldiğimizde ayakkabıları çıkartıp suya ayaklarımızı sokmuştuk. Cilde iyi geldiğini duymuştuk ve de serin suda ayaklarımızı gezdirmek istedik biraz. Ancak Şubat ayının başıydı, ayağımı soktum gölün zemini çok farklı bir his veriyor bastığınızda, tamamen tuz tabakası sanırım. İlk 15 saniye falan hafiften üşüttü ben ileriye doğru yürüyordum paçamı sıvamış vaziyette ama 20 saniyeden sonra bir anda öyle bir şok vurdu ki ayağıma koşarak çıkmıştım sudan. Bir süre geçmedi sızlaması buz gibiydi buzz. Sonra elime yüzüme kollarıma sürmüştüm gölün tuzlu suyunu, anneme götürmek  üzere de bir pet şişeye doldurmuştum.

20160201_134648.jpg

Bir süre takıldık bu şekilde sonra da anayola çıkarak bir dinlenme tesisinin önünden pankartı çıkartıp otostopa devam ettik. Bir transporter durdu, doğruca Ankara’ya gidiyordu yanlış hatırlamıyorsam Konya’dan aldığı bu arabayı galeriye götürüyordu. VIP döşeme yaptırıp satacağını söylüyordu. Birkaç hafta önce Gürcistan’a gittiğini söylemiş ve telefonundan Batum’un fotoğraflarını göstermişti ben de Gürcistan’dan geldiğimi söylemiştim. Bir süre muhabbet etmiştik. Sonra çok sürmeden varmıştık zaten Konya-Kulu yol ayrımına, haritadaki üçgenin en tepesine gelmiştik o devam edecekti biz de inerek bariyerlerden atlayarak ve biraz yürüyerek Konya yolu tarafına geçmiştik. Yüzüme dokunduğumda beyaz beyaz tuzlar dökülüyordu, komple silince de yüzümdeki tuzlar döküldü gölde yüzüme sürdüğüm sudan kalmış meğer, ikisi de gülüyordu yol boyunca yüzümün beyaz göründüğünü söylüyorlardı.

20160201_144328

Çıktığımız Konya yolu yukarıdaki fotoğraftan da görüleceği üzere tam otobanın ortasıydı yolların kesişme noktasında bulunan bir yerdeydi ve en yakın yerleşim yeri olan Kulu da 13 km falan uzaklıktaydı. Eduardo otostop için beklemeye vaktimiz olmadığını kimseyi durduramayacağımızı ve Kulu için yürümeye başlamamız gerektiğini söylüyordu. Ben de yürüme taraftarı değildim şansımızı denemek istiyordum. Birisini durdurabileceğimize eminim dedim, saatimi göstererek bak 15 dakika veriyorum, 15 dakika olmadan birisi gelip bizi alacak dedim. İyi bekleyelim bari dediler, pankartı açarak beklemeye başladık beklediğimiz nokta olarak bütün bağlantı yollarının birleştiği yeri seçtik bu şekilde 3-4 farklı yoldan gelen arabaların hepsi önümüzden geçecekti ve biraz olsun yavaşlama gereği duyacaklardı bu noktada. 12 dk falan olmuştu ki beyaz bir transit durdu önümüzde :). Başında poşu olan orta yaşlı bir adamdı bu, nereye gidiyorsunuz diye sordu, doğulu bir şivesi vardı zaten plaka da yabancıydı Urfa olmalıydı. Konya’ya gidiyoruz dedik, ben Kulu’ya gidiyorum gelin götüreyim dedi. Atladık, kendisinin çiftçi olduğunu ve Kulu’ya giderek bir tarla için arabasına çiftçiler alacağını söylüyordu acelesi de vardı arabaya binerken haydi haydi geç kalmayayım diyordu. Bindiğimizde işaret parmağıyla yukarıyı göstererek Allah için diyordu, Allah için aldım sizi. Ben de Allah razı olsun abiciğim demiştim. Kulu’da bizi otogarın yakınlarında indirdi bu şekilde otostop işini beceremezsek bilet alıp Konya’ya o şekilde geçecektik. İndik çantaları bir kenara koyduk ve pankartı açarak arabalara el etmeye başladık. Çok ilginçti arabayla önümüzden geçen herkes bize el sallıyordu herkes gülüyor ve çok samimi bakıyorlardı bize. Bir tanesi yanımıza çekmişti ne yaptığımızı sormuştu merakından biz de Konya’ya gidiyoruz demiştik o da iyi yapıyorsunuz demişti. Kulu’dan bir yere falan gitmeyecekmiş ama merakından sormuş bize. Herkes, şuradan döneceğim ya da buradayım uzağa gitmeyeceğim şeklinde hareket yaparak el sallıyordu. 5 dakika olmadan bir polis arabası gelmişti ama yanımıza. Ne yaptığımızı sordu yaklaştır bakayım şu pankartı bakayım diyordu yaklaştırdım, ne yazıyor şimdi burada dedi, biz olsak sizi alırdık yazıyor dedim, ne yani bu dedi, otostop yapıyoruz dedim. Evinizde niye oturmuyorsunuz gibi saçma sapan birkaç cümle sarfetti sonra bu şekilde doğru olmaz dedi ama ters bir şey yapmadan yoluna devam etti. Bu sırada yanımızdan yaşlı bir amca geçiyordu o da merakla ne yaptığımızı sordu Konya için araba durdurmaya çalışıyoruz amca dedim, o da yanımızda durdu ve tırlara geçen bütün arabalara el edip durdurmaya çalışıyordu. Birkaç dakika içinde sabrı azalmaya başlamıştı ah evladım niye durmuyorlar sanki hepsi Konya’ya gidiyor halbuki diyordu. Bir süre daha durdu yanımızda elinde ekmek poşeti vardı eve gidiyordu belli ki, ah evladım arabam garajda duruyor motorunda arıza var keşke çalışır vaziyette olsaydı da sizi bizzat kendim götürürdüm Konya’ya kadar diyordu. Sonra üzüntülü bir halle ah niye durmuyorlar sanki diyerek yoluna devam etti arada dönüp tekrar bize bakıyordu, o gittikten hemen sonra yanımıza farklı bir polis arabası daha geldi aynı teraneyi onlar da yapıyor bize saçma sapan sorular soruyorlardı. Bu gibi durumlarda çocuklar ağzını hiç açmıyor ve hep ben konuşuyordum, yabancı oldukları da belli olmuyordu bu şekilde. Polis yabancı olduklarını anlasa belki daha farklı bir problem çıkartabilirdi. Polis bize soru sorarken bu yaşlı amca ileride durmuş bizi izliyordu, sonra hızlı adımlarla geldi yanımıza, hadi dedi otogara gidiyoruz. Neden hiç gerek yok diyordum, size bilet alacağım ben göndereceğim sizi Konya’ya dedi, polis de bak amcam sizi gönderecekmiş burada böyle dikilmeyin diyerek gitti. Polis gittikten sonra Hasan amcama, hiç gerek yok böyle bir şeye paramız var zaten almamız gerekirse biz alabilirdik zaten biletlerimizi diyorduk. Blas ve Eduardo da buna gerek olmadığını söylüyorlardı ama Hasan amca bizi adeta sürükleyerek otogara kadar götürdü. Konya’ya kalkmak üzere bir Metro otobüsü vardı garda muavine giderek var mı üç kişilik yeriniz diye sordu yok amca yer kalmadı dedi muavin. Hasan amca da yav alsanız üç kişi ne olacak diye sitem ediyordu muavine. Hışımla girdi içeriye farklı firmalara Konya arabası sormaya başladı nihayet yerel bir otobüs firmasından 3 kişilik bilet alarak yanımıza gelmişti 2 saat içinde kalkacaktı araba. Kantine götürdü bizi birer çay ısmarladı üçümüze de. Kendisi de Konya’da geniş arazileri olan bir çiftçiymiş burada sadece hanımıyla kaldığını çocuklarının ve kardeşlerinin Helsinki’de olduğunu ve orada otel işlettiklerini söylemişti. Helsinki’deki otelin fotoğraflarını gösteriyordu bize. Para hesabı olarak konuşmuştuk ve gerçekten çiftçilik işinden de otel işinden de iyi para kalıyormuş, şükür halimize diyordu. Hasan amca konuşuyor o sözünü bitirince ben İngilizce’ye çeviriyordum sonra devam ediyordu o da konuşmasına. Sizi orada öyle görünce dayanamadım dedi arabam çalışıyor olsa kendim götürecektim, o halde bıraksaydım sizi bu gece gözüme uyku girmezdi benim heralde diyordu.  Müslümanların dayanışma göstermesi gerektiğinden ve ‘insanoğlu’nun kardeş olması gerektiğinden konuşuyordu. Burada üç gence insanlık dersi veriyordu Hasan amcam, hayatım boyunca unutamam bize yaptığı jesti. Çaylarımızı içtikten sonra çocuklar benim eve gitmem gerekiyor dedi ve müsaade isteyerek kalktı ve bize yolunuz açık olsun diyerek ayrıldı otogardan. Bu hayatımda ilk defa gördüğüm bir şeydi tabi ki İspanyol arkadaşlarım için de hiç şahit olmadıkları ve ‘inanılmaz’ bir şeydi. Nihayet bir süre oturduktan ben namaz kıldıktan sonra otobüs saatimiz gelmişti ve otobüse geçerek Konya’ya doğru yol almaya başladık.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s