Batı İstikametinde Dönüş Yolum 2; Konya, Bursa

Seyahatlerle alakalı zihnimde kalan ayrıntıların yavaş yavaş silinmeye başladığını farkettim. Gerçi bunun sebeplerinden birisi şuanda halen daha çıktığım ilk uzun seyahati yazmayı bitirememiş olmam. Fırsat buldukça çok geciktirmeden hepsini yazmaya karar verdim  sınav stresi başlamadan şu boş sıralarda kaleme alayım rahat rahat.

Bu bir önceki yazının devamı niteliğinde olan hikayemdir. En son Konya’ya doğru yol alırken bitirmişim hikayeyi. Otobüs sıradan bir otobüs yolculuğu idi ne eksik ne fazla. Bir buçuk saat sürmemişti Konya otogarına varmamız. İner inmez içeriye yazıhanelere gittik ve Bursa için biletimizi aldık, burada sadece bir gece kalmayı planlıyorduk ve ertesi gün gelip bilet bulamama sürprizi yaşamak istemedik, sonra bunda ne kadar doğru bir karar aldığımızı görecektik.

Konya’da kalacağımız yer bir pansiyon idi. Önceki yazıda yazmış mıydım tam hatırlamıyorum ama Göreme’de otelde iken internetten araştırıp bulmuştum burayı. Booking işimize yaramadı hostel denen olay Konya’da zaten yoktu oteller de öğrenci adam için pahalı idi. Google’dan pansiyon araştırmaya başladım (öğretmenevlerine de bakabilirdim o zamanlar henüz öğretmenevinde konaklamamıştım hiç) hürriyetemlak’tan buldum bir yer. Zafer Pansiyon. Bulduğum en ucuz yer burasıydı ve kişi başı 30 TL vermemiz gerekiyordu. Bir gece için fena değil dedim aradım görüşüp üç kişilik rezervasyon yaptırdım. Eduardo konuşmamı taklit ediyordu, “telefonlarda konuşurken hep böyle ciddi oluyorsun..”  -merhaba, merhaba, merhaba! Neyseki ucuza kapatmıştık konaklama işini.

Otogarda Bursa biletini aldıktan sonra tramvay için kart aldık içine bir miktar da para yükledik sonra tramvaya binip Zafer’e doğru yol aldık. Çok çok uzun sürmemişti son durağa varmamız ancak Konya beklediğimden büyük görünmüştü gözüme. Türkiye’de alıştığım engebeli şehirlerin aksine olabildiğine dümdüz bir şehirdi oldukça da düzenli görünüyordu, akşamın ışıklarıyla gözüme bir büyükşehir görüntüsü verebilmişti Konya. Son istasyon hangisiydi tam hatırlamıyorum ancak Alaattin tepesinin yanında bitiyordu tramvay sonra bir ring çizerek tepenin etrafından dolanıp tekrar geri dönüyordu. (veya ileri giden farklı hatlar da var mıydı?? tam hatırlamıyorum ancak ringi hatırlıyorum)  Alaattin’in yanında indik haritaya pansiyonu kaydetmiştim bir buçuk km falan vardı. Hava kararmıştı ancak çok geç olmamıştı saat henüz. Pansiyona yerleşip dışarı çıkacaktık. Bulmamız çok zor olmadı pansiyonu

zafer pans2.png

İlk yanından geçtiğimizde tam emin olamamıştık burası olduğuna sonra anladık ki burasıymış. İçeri girdik selam verdim rezervasyonumuz vardı dedim çalışan genç bir arkadaş kaydımızı yaptı sonra bizi odamıza götürmek üzere anahtarı aldı. Banyoyu sordum rezervasyon yaptığımız fiyattan bize verdiği odada banyo olmadığını söyledi ağam yapman etmen öğrenci adamız uzun yoldan geldik diyerek üstüne para vermeden banyolu oda almayı başardım.  Odanın fotoğrafını çekmemiştim şimdi hürriyetemlaktan buldum kaldığımız odanın fotoğrafını, duygulandırdı biraz.

zafer pans.png

Bu odada kalmıştık. Gider gitmez çantaları yatakların altına koymuştuk. Bu pansiyonu tarif edecek olursam, çok ilginç bir yerdi. Daha önce kaldığım hiçbir hostele yurda falan benzemiyordu zaten hostel falan da değildi adı üstünde pansiyon. Ancak daha önce böyle bir yerde kalmamıştım. Yukarı katlara çıkarken yanımızdan atletli yetişkin insanlar gelip geçiyordu. 5 katlı bir pansiyondu burası ve tabiki bir tane bile kadın kalmıyordu burada. Anadolulu gariban işçilerin kaldığı bir yer olduğunu anladım biz hariç herkes işçiydi burada. Koridorlarda rahatça ve atletlerle geziyorlardı. Birçok haliyle bekar evlerini andırıyordu. Odamız yan odadan ince bir duvar ile bölünmüştü ve yan odadaki her ses bizim odamıza da geliyordu. Hatta bizim odanın önündeki balkon da yan odanın balkonu ile ortaktı, balkonda sigaraya çıkan birisini görmüştük. Şikayetçi değildik halimizden zaten konfor aradığımız da yoktu. Büyük çantaları bırakıp küçük çantaları sırtımıza alarak dışarıya çıktık. Zafer’de şöyle bir dolaştık sonra bir dönerciye oturup döner yedik. Konya’da en sevdiğim şeylerden birisi dönerin en merkezi yerde bile 3 liradan ucuz olmasıydı. Yarım ekmekten bahsediyorum, dürüm de çok pahalı değildi 5 lira falandı maksimum. Karnımızı doyurduktan sonra Alaattin tepesine çıkıp çay içmeye karar verdik.

Alaattin’de demlikte çay söyledik demliğin altında bir şey yanar vaziyette getiriyorlar bu şekilde çay uzun süre soğumadan kalabiliyor. (Bilmiyorum normalde İstanbul’da da demlik çay usulü o şekilde midir?) Çok pahalı değildi ve yeteri kadar da çay çıkmıştı bize. Burada birkaç saat oturmuştuk, Konya’ya tekrar gittiğimde yine demlik çay alıp otururum orada.

Blog yazılarımın çok faydalı gezi yazıları niteliğinde olmadığının farkına vardım. Mesela o tepenin yapay olduğunu duymuştum ancak hiçbir bilgim yok bu konuda. Gerçi ismini bu tepede bulunan Alaaddin Keykubat Camii’nden aldığını biliyorum. Yoksa Sultan Alaaddin mi bu tepeyi yaptırmış?? Bilemedim. Bu akşam hiçbir fotoğraf çekmediğimi de farkettim. Kamera’daki görüntüler Kapadokya’dan sonra hemen Konya’daki ikinci güne geçiyor. Tepede bir süre oturduktan sonra tekrar pansiyona dönmüştük. Keyfini çıkara çıkara duş almıştım bütün günün yorgunluğunu almıştı üzerimden.

IMG_3477
Alaaddin’e çıkan merdivenler

İkinci günün sabahı 9 gibi pansiyondan çıktık. Çıkış yapacağımızı belirtmiştik çantalarımızı da akşam gelip alacağımızı söyleyerek emanet olarak bırakmıştık. Bir poğaçacı da oturup kahvaltımızı yaptık benim nakit param sıfıra çıkmıştı haritadan Halkbank ATM bulup gidip para çekmiştim. Ondan sonra da çok net bir rota çizmeden şehri gezmeye başladık. Çektiğim ilk fotoğraf 2 ‎Şubat ‎2016 ‎Salı, ‏‎10:14:54 tarihli

IMG_3299.JPG

Bu Mecmaül Bahreyn Kandili imiş. Yani iki denizin kavuşması kandili. Yani Mevlana Celaleddin Rumi ile Şemzi Tebrizi’nin kavuştuğu yer. Bu kandilin yakınlarında Şemsi Tebrizi türbesi ve camisi de vardı. Ancak Şemsi Tebrizi’nin bir değil birden fazla türbesi var bunlardan birisi de İran’ın Khoy kasabasında.

İlk istikametimiz Mevlana’nın türbesi oldu nihayet o yeşil renkli ilginç ve hoş kubbeyi bizzat yakından görebilecektim.

IMG_3348

Uzaktan görünce içim bir hoş olmuştu. Burası Mevlana’nın türbesi ve aynı zamanda bir müze. Mevlevi müzesi ve aynı zamanda birçok yazma eser sergileniyor bu müzede. Külliyenin içindeki sayısız hücrenin herbirisi ayrı ayrı sunumlar için düzenlenmiş. Mesela bir hücrede mevlevilerin müzik aletlerini görebilir bir başka hücrede mevlevilerin günlük yaşamlarına şahit olabilir bir başka hücrede özellikle mevlevi kıyafetlerini sarıklarını görebilir bir başkasında yazılı eserlere göz gezdirebilirsiniz.

Şubat ayı olmasına rağmen müze oldukça kalabalıktı hatta kalabalık çok hoşumuza gitmemişti bu yüzden hızlıca gezmiştik. Müzeye giriş ücretli ancak biz müzekartlarımızla ücretsiz olarak girmiştik. Bu bana biraz garip gelmişti. Gel ne olursan ol yine gel diyen Mevlana’nın mevlevihanesine ve türbesine insanlar biletlerle giriyorlardı. Her şeyi turizme dönüştürme eğiliminin bir parçası bu da tabi ki. Çoğu kişi ne var canım bunda diyebilir ama bana göre Türkiye’de biletle girilmemesi gereken tek bir yer varsa o da Mevlana’nın türbesidir.

IMG_3325

Mevlana ‘müze’sinden sonra hemen yakınlarında milli mücadele temalı bir müze daha gezdik. Burada Kurtuluş Savaşı’nı canlandıran maketler mozaikler ve görseller vardı. Eski bir medreseden çevrilme olmalıydı bu müze. Daha sonra sırasıyla etnografya ve arkeoloji müzelerini gezdik. Arkeoloji müzesi çok komik olmuştu, müzeye gittiğimizde sanki bizden önce aylarca kimse uğramamıştı buraya bizim haricimizde bir kişi bile yoktu. Zaten kapanma saati bile tam gelmeden biz müze gezisini tamamlayınca görevli personel arkadan ışıkları kapata kapata geliyordu biz çıkınca kapıyı da kapattı. Sonra şöyle bir tükürdü yere ayağıyla da ezdi. Uzun süre bu adamın taklidini yapmıştık. Etnografya müzesinde de yanlışlıkla tarihi bir sedirin üzerinde oturur halde yakalandık müze müdürüne yarı azarla kaldırdı bizi oturduğumuz yerden. Karatay Müzesi’ne girmeyi çok istiyordum ancak ona yetişemedik vardığımızda çoktan kapanmıştı.

Konya’nın en güzel yanı gezmeniz gereken her şeyin yürüme mesafesinde ve merkezin etrafında olması. Bir gün hadi rahat rahat gezin iki günde çok güzel bir şekilde bütün bu yerleri gezebilirsiniz. İlkin ne olduğunu tam olarak çözemediğimiz Konya Kültür Merkezine de girdik. Uzaktan büyük ve önemli bir yapıyı andırıyordu yanına vardığımızda ne olduğunu anladık ve aşırı bir kalabalık vardı belli ki bir program vardı o sırada ve program bitmiş insanlar dağılıyordu. Bedava yemek içecek buluruz umuduyla girdik içeriye ancak kültür merkezinin kantininden almıştık çaylarımızı :). Ayrıca Konya’dan alacağım hediyelik eşyaları da buradan almıştım el sanatı hediyelik satan dükkanlar vardı birkaç parça bir şeyler almıştım.

IMG_3347
Kapadokya’nın çamurları hala botlarımda

Selimiye ve Aziziye Camileri Osmanlı’nın kibar ihtişamını gösterse de şehirde genel itibari ile Selçuklu havası hakim. Yani şehri gezdiğinizde Osmanlı şehri değil asıl olarak Selçuklu şehri olduğunu anlıyorsunuz Konya’nın. Zaten Payitahtı Rûm değil miydi? :). Benzer olay Kayseri’de de var aynı şekilde bu konuya çok çok sonra kaleme alacağım Kayseri gezimde değineceğim. Konya’nın her tarafında Selçuklu eseri mütevazi mescitler kümbetler ve camiler görmek mümkün. Ayrıca minare konusunda bence Selçuklu Osmanlı’dan daha başarılı :). Osmanlı’da standartlaşan kalem şeklindeki minarelerin aksine Selçuklu minarelerinde tam anlamıyla bir standart söz konusu değil minareler çeşit çeşit olabiliyor ve minarelerde süslemeler göze çarpıyor. Özellikle gök renginin minarelere işlenmesi büyüleyici. Erzurum medreselerinin minarelerini gözünüzde canlandırırsanız demek istediğimi az çok anlayacaksınız.

Şehirde uzun bir turun ardından tekrar Zafer’e dönmüştük Alaaddin tepesinde çıkıp Alaaddin Camii’ne girdik ikindiyi kıldım hemen sonra akşam ezanı da okunmuştu onu da kıldım. Konya gezimiz noktalanmıştı artık. Bu arada Alaaddin Camii’nin şimdi hatırlamadığım güzel bir hikayesi ve kimlerin kimlerin yatmadığı bir türbesi vardı.

IMG_3546.JPG

Ayrıca değinmeden geçemeyeceğim tarihi ve muhteşem bir minbere sahip Alaaddin Camii. Karanlık olduğu için benim çektiğim fotoğraflar çok kötü o yüzden internetten aldım bu görüntüyü:

alminkap_11_copy.jpg

Gezimizi bitirdikten sonra sıra karnımızı doyurmaya gelmişti. Veee adana kebap yemeye karar verdik! Tabi ki hayır, klasik olarak Konya etli ekmeği yemeye karar verdik. Yediğim etli ekmek oldukça lezzetliydi ancak etli ekmeğin kıymalı pide ya da dilimlenmiş lahmacundan başka bir şey olmadığı söylemekten kendimi alamayacağım maalesef.

Wikipedia’dan aldığım etli ekmek görüntüsü

Konya gezimiz bu kadardı bana göre bir gün için gayet verimli bir gezi olmuştu. Tabi ki bir kez daha gidip görmem gereken yerler yok değil. Son olarak Konya tarihi çarşısında üçümüz de Erzurum şalvarı aldık. Hatta şuanda bu yazıyı yazarken bile altımda o şalvar var. Dünyanın en rahat giysilerinden birisi olabilir. Yatarken de arada bakkala giderken de üzerimde hep bu şalvarım var iyi ki almışım.

IMG_3406
Blas yurtta sulh cihanda sulh diyor

Yemeğimizi yedikten çayımızı içtikten sonra pansiyona dönüp çantalarımızı aldık. Sonra da tramvaya binip otogara geçtik. Otogar mahşer yeri gibiydi:

 

Asker uğurlama merasimine denk gelmiştik tam bir bayram havası vardı sayısız genç-delikanlı ya omuzlarda taşınıyordu ya da havaya fırlatılıyordu. Fırlatılan gençlerden birisinin peronun tavanındaki demirlere tutunup sallandığını görmüştüm. Sayısız havai fişek atılıyordu davullar zurnalar ıslıklar bağırışmalar hepsi birbirine karışıyordu. İstanbul’da gördüklerimden çok çok daha coşkulu bir hava vardı burada. Edu ve Blas biraz endişelendiler başta bana her şeyin yolunda olup olmadığını soruyorlardı. Ben de her şeyin yolunda olduğunu sadece gençlerin askere uğurlandığını söylemiştim. “Türkler çocuklarını askere bu şekilde uğurlar.” Biletimizi önceden almasaydık sanırım bilet bulmamız imkansız olurdu otobüste bir tane bile boş koltuk yoktu ve bir kısmı askere giden gençlerdi. Otobüs hareket etme saati geldiğinde ve hareket ettiğinde askerlerin aileleri camlara vurmaya ve otobüsü sallamaya başladılar. Hepsi de tıraşını olmuştu sakalsız ve üç numara saç ile koltuklarından kalkıp camdan insanlara el sallıyorlardı. İkisinin de daha önce böyle bir şeye şahit olmadıklarına eminim. Yüzlerindeki yarı tedirgin ifade ve şaşkınlık bunu açıkça gösteriyordu. İşin doğrusu bu benim de pek alışık olduğum bir durum değildi.

Gece otobüslerini sevmediğimi önceki yazımda yazmıştım. Bu yolculuk da ondan pek farklı olmamıştı. Sürekli olarak uyanmıştım ve uykumu tam olarak alamamıştım. Her tarafım da tutulmuştu Bursa’ya varana kadar. Ancak bu şekilde hem zaman tasarrufu yapıyor hem de konaklama masrafından kaçınmış oluyorduk. Bursa’ya sabah 7 gibi vardık güneş tam anlamıyla doğmuş değildi. Otogar’dan çıkıp Bursa’nın toplu taşıma kartı olan Bukart alıp içine para yükledik.

Otogardan kalkan belediye otobüslerinden Cumhuriyet Caddesi’ne gidene bindik. Bursa’nın otogarı şehrin çok merkezinde sayılmaz hatta haritadan da baktım şimdi 10 küsür km imiş. Otobüs çok fazla durakta durmuştu ve yolun uzun sürdüğünü de hatırlıyorum. Kötü haber, Bursa’da çektiğim fotoğrafların neredeyse hepsini kaybettim. Sadece Ulu Cami’de çektiğim fotoğraflar ve Saltanat Kapısı’nın görüntüsü duruyor. Nasıl olduğunu bir türlü anlamıyorum ama o fotoğraflar bir şekilde buhar oldu uçtu resmen. Osman Gazi’nin türbesi ve Bursa’nın ara sokaklarında çektiğim bütün o güzel görüntüler gitti. Bursa’ya tekrar gitmeye bahane olacak bize resmen :).

Otobüsten indiğimizde şehrin henüz uyanmadığını farkettik, in cin uykudaydı, yalnız iki yoldaş uyanık biri biz biri de serseri kaldırımlar. Bütün kepenkler inik vaziyette idi çok nadiren dükkanlarını açmaya başlayanlar vardı. Bu arada saat sabah 8 civarı idi yani öyle çok erken bir saat de değil. Mesela bu, şehirle ilgili hemen küçük şehir imajı çizmişti kafamda. İstanbul’da insanların kalkıp çoktan işbaşı yaptığı bir saatte burada herhangi bir hayat belirtisi yoktu. Şöyle bir bakındığımızda kahvaltı yapacak yer görememiştik biz de hemen yakınımızda olduğu için Ulu Camii’yi gezelim dedik. Bu Bursa’ya ikinci gelişimdi, ilk geldiğimde Uludağ’da kaymak için gelmiştik ve otobüsle Ulu Caminin yanından geçmemize rağmen durmamıştı otobüs çok pis koymuştu. İçimde hep ukte olarak kalmıştı Ulu Cami.

Dışından heybetiyle içinden zarif ve binbir çeşit ayrıntısı ile karşılıyor bizi Ulu Camii. Bütün sütunlarına ve duvarlarına nakış nakış işlenmiş hat sanatı. Onlarca tablo da duvarları süslüyor. Simetrik süslemeler, vav harfi çalışmaları, duvarlara ince ince işlenen beyitler.. Ulu Cami, cami fonksiyonunun yanında adeta müze görevi de görüyor. Bursa’ya tekrar gittiğimde bir rehberle gezeceğim burayı mutlaka. Bir kısmını okuyup anlayabilsem de yazıların büyük bir kısmı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ve tabi ki minber! Ulu Cami’nin minberi inanılmaz güzellikte ve muhteşem bir işçiliğe sahip. Üzerindeki kabartmaların güneş sistemini temsil ettiği söyleniyor ancak oransal olarak ve gezegenlerin konumları olarak bakıldığında biraz zorlama gibi geliyor bana.

IMG_3594.JPG

Ulu Cami’den sonra kale içine girdik Saltanat Kapısı’ndan. Burada bir büfeden kahvaltımızı yaptıktan sonra uzun bir süre buradaki ara sokaklarda gezindik. Şehrin panaromasını güzelce görebileceğimiz bir yerde bir süre oturup çay içmiştik. Şehir çok güzeldi ancak ah şu kahredici görüntüyü canlı canlı görmez olaydım:

Toki evleri şehrin bütün mimari yapısını altüst etmiş. Tarih kültür ve medeniyet bilincini Payitaht, Diriliş Ertuğrul gibi dizilerle hamasi duygular üzerinden sığ bir şekilde kuranların iş şehirleri kurmaya gelince ortaya koyabildikleri bu oluyor işte. Hamaset ve epik güzellemeler bir kenara bırakıldığında somut bir şekilde ortaya konabilecek medeniyet anlayışını şu görüntüden daha net açıklayacak ne olabilirdi? O kadar yabani o kadar yıkıcı bir şey ki bu. Çok klişe olacak ama, Osman Gazi’nin kemikleri sızlamıyor mudur şimdi? Bu dikey beton hastalığı şehirlerimizi öldürüyor ve öldürmeye de devam edecek.

IMG_3614.JPG

Aslında Bursa gezimiz yarım gün sürmüştü şehir hakkında yazabileceğim çok çok bir şey yok hem de fotoğrafları kaybettiğim için spesifik olarak nereleri ziyaret ettiğimi de tam olarak hatırlayamıyorum ancak Orhan Gazi ve Osman Gazi türbelerini ziyaret etmiştik. Hatta cep telefonuyla çektiğim türbe fotoğrafı duruyor.

20160203_091352.jpg

Sarığın altındaki örtüyü çarşı pazarda şevkle arasam da bulamadım bir türlü. İstanbul’da da gözüme çarpmadı hiçbir yerde. (Kıraathanelerde masalara serilen tarzların haricinde :)) Bulursam mutlaka alacağım boynuma sarıp gezerim ne güzel.

Şehri büyük oranda turladıktan sonra asıl olaya gelmişti mevzu, iskender yiyecektik! Bursa’da yaşayan ve gün içinde bizimle buluşacak ve bizi arabayla feribota götürecek olan liseden arkadaşım Furkan’a danışmıştım nerede yemeli iskenderi diye. Burayı tarif etmişti:

Burası sanırım bu işi köklü olarak yapan birkaç yerden birisi, ya da o meşhur iskenderci burası da olabilir ondan tam emin olamadım. Çok büyük bir yer değil biz şükür direk yer bulmuştuk ama bizden sonra kapının önünde uzun bir kuyruk oluşmuştu insanlar burada yemek için sıraya giriyordu! İskenderleri söyledik ben ayran aldım Edu ve Blas hoşaf istedi. İskenderler geldi önümüze masaya kondu usulü öğrettim başlamayın hemen dedim bekleyin. Geliyor gelmekte olan! Arkadan garson elinde tereyağı ile geldi foş diye boşalttı iskenderlerin üzerine, Eduardo kendinden geçti, nasıl, mutlu son diye buna denir değil mi? demiştim. Daha önce çok çok fazla iskender yememiştim zaten ama bu müthiş lezzetli bir şeydi. Şuan bunu yazarken de canım iskender çekti zaten olsa da yesek şimdi lan. Dışarıda sıra bekleyen insanlar olduğu için yer yemez hemen kalktık. Kasaya gittiğimizde Edu ve Blas senin paran burada geçmez dediler bana gerek yok ya hişş eheh dememe rağmen ısrarla benim hesabımı da ödediler sağolsunlar.  Gezimizi burada bitirmiştik. Furkan’ı aradım biz tamamız bizi alabilirsin dedim. Nereye gelmemiz gerektiğini tarif etti metroyla dediği istasyona gittik ve bizi oradan aldı. Furkan’ı görmeyeli çok uzun zaman olmamıştı birkaç ay öncesinde İstanbul’da görüşmüştük zaten. Bursa’ya gelirken de aramıştım onu misafiri olduğu için bizle bütün gün gezemeyecekti ama buluşup bir süre oturup feribota bindirecekti bizi.

Dediği istasyonda indik, hemen gördüm zaten Furkan’ı, sarıldık eşyalarımızı arabaya yükledi doğru Mudanya’ya yol aldık. Budo’dan İstanbul biletlerimizi aldık sonra bir kafeye oturduk. 2 Türk 2 İspanyol, Türkçe İngilizce İspanyolca karışık güzel bir sohbetimiz oldu :). Bir saat falan oturduktan sonra feribotun kalkma saati geldi bizi bindirip uğurladı Furkan sağolsun.

Şimdi geri dönüş heyecanı vardı. Bu şekilde geri dönmek uçakla dönmek gibi değildi. 21 gün üzerine eve dönüyordum, yolun yarısı zaten dönüş şeklinde idi.

İstanbul’a vardığımda yaşadığım hissi buraya tam olarak aktarabileceğimi sanmıyorum ama 21 günlük yorucu ve yoğun tempolu bir seyahatten sonra eve İstanbul’a varmak hissi tarif edilmez bir duygu. Birisine şöyle demiştim, tekrar tekrar İstanbul’a dönmek için yola çıkabilirim. Feribot çok uzun sürmemişti, martılar ötüşmeye başladığında işte demiştim. İçim kıpır kıpır olmuştu resmen. Martılar arttı ve İstanbul göründü. İstanbul ah İstanbul. Keşke seni tarif etmeye yaraşır bir şair olabilseydim. Önce İstanbul’un silüetini gördüm sonra Kız Kulesi’ni.. Biz yaklaştıkça, şehir büyüdükçe büyüyordu gözümde. Bir an sanki farklı bir dünyadan geliyormuşum da İstanbul çok daha büyük bir dünya imiş gibi göründü. 21 gün çok uzun bir süre değil tabi ama bu sabit bir 21 gün değildi ve sayısız şehir gezmiştim.  İnsan özlüyor ve kavuşmak hissi çok ayrı bir şey. Gemi Beşiktaş İskelesine yanaştı, karaya ayak bastım işte İstanbul’dayım dedim. Çıktığım ilk uzun seyahati kazasız belasız tamamlamıştım şükür. İskelenin önünde bağıran simitçiler, tramvayın kornası, trafik ve korna sesleri ve insan seli! hepsi istemsizce gülümsetiyordu beni. Eve varmıştım. Eduardo ve Blas Taksim’de oturduğu için Kabataş’tan direk binip gittiler vedalaşıp ayrıldık. Ben de tramvayla Aksaray’a geçip oradan metroyla eve döndüm. Bütün kirli elbiselerim sırtımda biraz zayıflamış ve yorgun bir halde evin köşesine vardım. Evin köşesi bende her eve döndüğümde iki duygu birden uyandırır. İşte eve vardım sevinci, ve aynı zamanda. Ya şimdi? sorusu. Bu duygular içinde zile basıyorum:

+kim o?

-ben!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s