Cengiz Aytmatov – Toprak Ana, kitap tahlili

Bir kopuzun telleri gerilmiş gibi bekliyorlardı sanki. 

Okuduğum kitaplardan aklımda bir şeyler kalsın ve üzerlerine bir şeyler karalayabileyim diye güzel bir defter satın aldım. Hatta bir değil birkaç defter edebiyat notlarını bir deftere siyaset ve felsefe notlarını ayrı defterde tutacağım. Bu defterlere aldığım notları da düzenleyip blog yazısı şeklinde online ortamda paylaşabileceğime de karar verdim. Çok düzenli olmasa da ara ara buradan kitap tahlilleri de yayınlayabilirim artık. İlk yazı Cengiz Aytmatov‘un ufak hacimli Toprak Ana‘sı üzerine.

Aslında bu kitaptan önce kırsal hayat üzerine, doğal köy yaşantısını ele alan edebi eser okumayalı uzun zaman olmuştu. Kırsallık imgeleriyle karşılaşınca insanın özlediğini farkettim bunları, okuyunca insani tabiat ile buluşturabiliyor pastoral tarzda eserler.

İlk sayfalarından itibaren kitap beni içeriğe çok yaklaştırdı ve sayfalar sanki buğday kokuyordu çevirdikçe. Öyle ki kitabı şöyle bir silkelesem sanki her tarafım un olacak gibi geliyordu. Ekini hasadı çok başarılı bir şekilde tarif etmiş Aytmatov uzun süre bu hayatın içinde yaşadığı belli oluyor yoksa bu şekilde tasvir edebileceğini sanmıyorum bu yaşam tarzını.

Pastoral nitelik kitap boyunca korunuyor ancak bunu nasıl tarif etsem, bu pastorallik Sovyet imgeleriyle başarılı bir şekilde harmanlanmış. Cengiz Aytmatov’un siyasi eğilimini bilmiyorum sıkı bir komünist miydi yoksa yoksa milliyetçi duygulara haiz miydi (en azından bu kitabında öyle olmadığı anlaşılıyor) ve bu Sovyet imgelerini ideolojik bir güdü ile mi yoksa Sovyet Rusya’da kabul görmek için mi bu tartışılır ama bana soracak olursanız ikincisi olduğunu söylerdim, yazarın ilerleyen zamanlarda yayınladığı kitaplardan bu anlaşılabilir.

Din imgesine kitapta hiç rastlanılmıyor, orijinalinde de o şekilde mi yazılı araştırmadım ama insanlar birbirlerine ‘selamünaleyküm’ diyerek selam veriyorlar. Kasım, Ayşe ve Ali gibi müslüman isimlerine sıkça rastlanabiliyor fakat köylüler üzerinde dini yaşantıya dair hiçbir emareye rastlamıyoruz. Kitabı okurken ara ara sanki Yaşar Kemal’in ya da Mustafa Kutlu’nun köy betimlemeleri ile karşılaşıyorum gibi geldi ancak çok büyük bir eksiklik de hissettiriyordu. Bu köyün camisi neredeydi? Bu insanlar müslüman mıydı ya da hiç ibadet etmezler miydi? Bunlar kitabı okurken çok muğlak kalıyor. Köy camisi bu caminin imamı ve minaresi bizim kırsal üzerine olan edebiyatımızın vazgeçilmez imgeleridir. Cengiz Aytmatov bunları hiç kullanmamış acaba onların köylerinde cami yok muydu gerçekten? Bunun üzerine konuşmak için Stalin dönemi ve sonrası Türkistan’daki Rus mezalimi üzerine okumak gerekir. Bunu Aytmatov’u eleştirmek için belirtmedim zaten, sadece bir eksiklik ve kafamda bunun üzerine beliren bir soru işareti olduğunu aktardım. O hikayede bir cami yoksa bu Aytmatov’dan önce Stalin’in suçudur zaten. Ara ara dini Türk mitolojilerine  atıf yapılsa da bu köylülerin dini yaşantısı üzerine çok fikir sahibi olamıyoruz. Ya da basitçe dini yaşantıları buydu işte. Sovyet etkisinin Türkistan’daki etkisi üzerine somut bir örnek.

Pastoral betimlemelerden bahsediyordum, hikayedeki kırsallık betimlemesi Sovyet Rusya kırsalını canlandırdı bende. Uluslarası İlişkiler derslerinde her gün duyduğum üzerine konuşup tartıştığımız komünizm, sosyalizm kavramları, Soğuk Savaş çift kutuplu dünyada  SSCB’nin yeri derken Sovyet Rusya zihnimde zaten yeterince yer ediyor ama nedense Sovyet Rusya denildiğinde benim kafamda hep ucu bucağı görülmeyen stepler bozkırlar ekilip biçilmiş tarlalar canlanır. Bu Rusya’nın devasa coğrafyasından da kaynaklanabilir kullandıkları propaganda görsellerinde tarım imgelerini yoğunca kullanmalarından ya da kafamızda sabitleşen Sovyetler’in ilkelliği algısından da kaynaklanır bilmiyorum anca Sovyet Rusya benim için ulaşılmaz ufuklara uzanan bozkırlardır benim için. Ek olarak kitapta kırsalda kullanılan diğer imgeler zaten açıkça bu tarifi besliyor. Mesela sürekli olarak batıya giden trenler, tren istasyonları, haki renkli ve yıldızlı şapkalar. Bazı ifadelerde bu çok somut bir hal alıyor örnek vermek gerekirse, başkarakter Tolgonoy yediği taze bir ekmeği şöyle tarif ediyordu:

… ilk lokmayı ağzıma götürdüm, çiftçilerin, tarım araçlarını kullananların ellerinin kokusuydu bu. Bu ekmek petrol kokuyor, demir kokuyor, saman kokuyor, olgun başak kokuyordu … içimden ekmek ölümsüzdür, iş de ölümsüzdür. dedim.

Bizde, Anadolu’da hakim olan ekmek imgesinden çok çok farklı bir şekilde kullanmış Aytmatov ekmeği. Yani bizde ekmek kutsaldır rızıktır ve ‘nimet’tir. Yerde bulunduğu zaman öpülüp alına vurulur ve yüksek bir yere kaldırılır. Aytmatov ekmeği net bir şekilde emek ile ilişkilendirmiş. Petrol, demir, saman, başak… somut Sovyet imgeleri bunlar da. Hatta benim kafamda Sovyetlerle alakalı, bozkırdan sonra canlanan şey demirdir. Ancak bu demir hep paslı olarak canlanır kafamda.

Başka bir yerde Tolgonoy zorlu bir zamanda köylülerden ekin için tohum toplarken biraz direten komşusuna şöyle diyordu: “O çuvaldaki buğdayı halk için istiyorum ve halk için alacağım!” kalkar ve çuvalı komşusuna rağmen alır. Tolgonoy komşuları için mutludur “bir avuç verebilecek durumda olan” da hasat zamanı belki çuval çuval un alabilecektir. Bir köylüden alışık olabileceğimiz cümleler değildir bunlar, hak için ya da Allah için falan değil halk için istiyordu! Yapacağı şey de halk için olacaktı.

Bu incelemeyi biraz tek taraflı ele aldığım düşünülebilir ancak benim kafamda bunlar çağrıştığı için bunları yazıyorum zaten. Mesela Beyaz Gemi romanında yöresel dokuyu yakalamak mümkündü. Bu Aytmatov’un ilk romanı olduğundan belli ki kitabı bu tarz imgelerle yoğurmak mecburiyeti görmüş kendisinde. Gün Olur Asra Bedel kitabındaki sivri ve bıçak gibi keskin Sovyet eleştirilerini okuduğunuzda bu daha net anlaşılacaktır. İlk romanının konusunu yöresel olarak işleseydi dışlanabilir hatta baskı bile görebilirdi belki.

Toprak Ana, Gorki’nin Ana’sından bir parçaya sahiptir sanki; bağrına taş basan çilekeş ruhlu ana. Hatta belki onun şehirli Ana’sına bile bir nazire sayılabilir. Kitabın konusu olarak işlenen trajedi de yine çilekeşliği yansıtıyor. Ve savaş! ve fedakarlık! Gençler askere uğurlanırken Kırgız türkülerinin ardından coşkuyla Katyuşa’yı da söylerlermiş. Askerleri uğurlama merasimi sırasında ağlayıp sızlayan anaları gören Tolgonoy içinden şöyle geçirir: “halk deniz gibidir, derin yeri de vardır sığ yeri de…”  Kendi payına o bunu yüreğine taş basarak olgunlukla karşılar. Mesela bir an olsun aklının ucundan şöyle bir şey geçmez, ‘ama bu bizim savaşımız değil ki!’.

Kitabın konusuna ve olay örgüsü üzerine ayrıntıya gerek duymadım. Zaten ince hacimli bir kitap rahatça okunabilir. Ancak hiç değinmeden bitirmek doğru olmaz. Cengiz Aytmatov tümel olan işlenen trajediyi (savaş) birey üzerinde göstermek bakımından çok başarılı bir iş çıkarmış. Dünyayı cehenneme çeviren savaş kopturan cephelerde kıyameti canlandıran bu savaş, dünyanın bir ucundaki ufak bir köye ulaştırdığı bir haberle asıl yıkımı kıyameti ve cehennemi yaşatabiliyor. Asıl trajedi de burada başlıyor.

Şu cephede şu ülkeden şu kadar yüz bin asker öldü diğer ülkeden şu kadar öldü diye rakamlar üzerinden o kadar rahat konuşabiliyoruz ki. 2. Dünya Savaşı’nda 60 milyon civarı insan ölmüş. Bu neredeyse Fransa’nın toplam nüfusu kadar bir sayı. 60 milyon ifadesi ağzımızdan o kadar rahatça çıkabiliyor ki. İşte o rakamın içinden çıkan sadece ‘bir’ sayısının ne büyük trajedi olduğunu Cengiz Aytmatov bu kitabında başarıyla gösterebilmiş.

Kitabın sonlarında Toprak Ana şöyle der:

Benim en büyük düşmanım savaşı başlatanlardır.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s